Yedi-sekiz yaşlarında bir erkek çocuğu düşünün. Kentin en kalabalık, en işlek noktalarından birine su sebilini kurmuş ve “Su! Su! Soğuk su! İçen var mı soğuk su?” diye bağırarak tezgahındaki iki cam bardakla su satarak para kazanmaya çalışıyor. Öyle bir hevesle, öyle bir aşkla yapıyor ki işini, sadece suyla serinletmek şöyle dursun, ilerleyen süreçte insanlara su içerken gölgelik oluşturmak için kazandığı parayla bir de şemsiye alıyor. Ve devam ediyor işine kaldığı yerden… Sonra biraz daha para kazanınca dört tabure atıyor şemsiyenin altına. Ve tabureleri yerleştirdikten sonra tezgahına ve oluşturduğu ortama, yani giderek çoğalttığı, üzerine bir şeyler ekleyerek devam ettiği başarısına şöyle bir bakıyor gözleri ışıldayarak. Ardından devam ediyor yine kaldığı yerden, “İçen var mı soğuk su? Su! Soğuk su” diye etrafına seslenmeye. Aslında “Soğuk su” diye sesleniyor olsa da işlerini giderek büyüten bu minik, çalışkan çocuk, su sebilinin yanına bir sebil daha ekliyor ve çoğalttığı yeni tezgahına kendi eliyle yazdığı bir tabela asıyor… Evet tabelada “Su ve limonata” yazıyor…
Giderek heybesine bir şeyler ekleyerek yola devam eden bu küçük çocuk işleri nerelere kadar büyüttü bilinmez. Ancak zihinlerinizde çizmeye çalıştığım görüntü, Garanti Bankasının neredeyse 30 yıl öncesine ait bir reklam filmine ait. Hani bazı zamanlar, bazı kişiler ya da unutulmayan, sizi etkisi altına alan birtakım şeyler vardır ya hayatta, bu reklam filmi, o çocuğun bir şeyleri başardıkça gözlerinde oluşan o ışıltı da oldukça etkileyiciydi. İşte gün gelir, neredeyse 30 yıl sonra şahit olduğunuz bir olay, sizi tutar kolunuzdan ve yıllar öncesinin siyah beyaz sayfalarına savuruverir…
Nedir şimdi bizi o yıllara savuran şey anlatayım… Eminönü’nün kalabalığında su satan üç çocuktan bahsetmek istiyorum sizlere. Tabii bankanın reklam filmindeki çocuk kadar küçük değillerdi sözünü etmek istediğim çocuklar ama muhtemelen çok da büyük değillerdi ondan. Sanırım ortaokul öğrencileriydi. Eminönü’ndeki salaş balık ekmekçilerin yer aldığı meydandaki taş merdivenlerde, büyük termoslarla getirmiş oldukları şişe suları bir yandan hayata kahredercesine birbirine atıp tutuyorlar diğer yandan da gelip geçene ücretsiz dağıtıyorlardı. Anlam verememiştik çocukların yüzündeki bu kahretmişliğin nedenini. Birbirlerine patlatırcasına attıkları şişeleri görünce kavga ediyorlar zannettik önce. Ancak hiç de kavga eder hâlleri yoktu. Neden ücretsiz dağıtıyorlardı peki? Merak etmedik desek yalan olur. Çocukların yüzlerindeki ifadeler o kadar içimize işledi ki, ne olduğunu öğrenmek, üstelik niçin ücretsiz dağıttıklarını da sormak istedik. Anlatmak istemediler tabii. Fakat biraz daha ısrarcı olunca çözüldüler. “Zabıtaya yakalandık abla. İstediğiniz kadar alabilirsiniz” dediler. Hatta ihtiyacımız olandan çok daha fazlasını vermek, bir an önce ellerindekini bitirmek istediler sanki bir daha su görmek istemezcesine. Ama biz “Taşıyamayız” deyip reddettik. Aldıklarımızın ücretini de ödetmemek için o kadar çok mücadele ettiler ki bizimle. Uzun bir çabanın ardından “O zaman bırakmak zorundayız aldığımız suları. Hâlbuki çok susamıştık” deyip suları yerine bırakınca ikna oldular. O küçücük yaşlarındaki onurlu duruşlarına hayran kalmamak elde değildi. Bir şeylerden elini eteğini çekmek, hevesi kırılmak hiçbir insana yakışmıyor ama hayatının baharında, heybesine umudu yüklemiş, kimseye minnet etmeden, avuç açmadan onuruyla para kazanmaya çalışan çocuklara ise hiç mi hiç yakışmıyor.
Ne diyeyim yazıklar olsun heves kıran tüm umut düşmanlarına. Tamam! Görevini tam anlamıyla başarılı(!) bir şekilde tamamladın sayın(!) zabıta memuru ya da memurları. Alkışlayalım mı sizi? Ne oldu yani bu çocuklar ellerindeki sularını satamayınca? Yakanıza altın madalya mı takıldı? Türkiye mi kurtuldu? Uzaya roket mi fırlatıldı? Dünyanın savaşı mı sonlandı? Başımız göğe mi erdi? Ne oldu? Kim, ne kazandı?
Eminim yukarıda bahsettiğim Garanti Bankasının reklamı günümüzde yayınlanmış olsa, kurum haksız yere sosyal medyada linç edilirdi. Şimdi mevzuyu idrak edemeyen birtakım güruh da beni çocuk işçiliğini teşvik ettiğim ya da onayladığım gerekçesiyle topa tutacak biliyorum. Hiç mühim değil. Ben de o düşünceyi topa tutuyorum zaten. Bir çocuğa sorumsuzluk aşılayacak, önüne set çekecek her türlü fikri ve zikri topa tutuyorum. Kaldı ki bu bir “çocuk işçilik” mevzusu değil bir çocuğun hırsızlık, arsızlık yapmayıp da hayatın yükünü onuruyla taşımak istemesinin önüne koyulan kocaman bir engel mevzusudur. Çocuk emeğinin sömürüsü değil. Arada milyon tane fark var. Bırakın da bu çocuklar ister kendi harçlığını kazanmak için, isterse aile bütçesine katkıda bulunmak için ya da sırf vakit geçirmek için olsun, güzel işlerle meşgul etsinler kendilerini. Bırakın da bu çocuklar insan olsun, insan kalsın.
Çünkü bizler insanız insan. Duyguları, hisleri olan, etten kemikten yaratılmışız varlıklarız. Robotik, mekanik bir dünyada yaşamıyoruz. Kesinkes olacak, mutlak suretle gerçekleşecek değil bazı şeyler. Bazen daha güzel şeylerin yok olmaması, yeşerebilmesi için bazı şeylerden fedakârlık yapılamaz mı? Kurallar, kaideler esnetilemez mi? Mesela toplu taşımalarda ön kapıdan inmemek bir kuralken, araç kalabalık olduğu zaman ön taraftaki yolcuları kalabalığın içinden arka kapılara yürütmeyen ve ön kapıdan inmesine müsaade eden bir şoför, kural çiğnemiyor aksine insanlık yapıyordur kanımca. Hayatın içinden böyle örnekleri çoğaltmak o kadar mümkün ki. Yani bu çocukları belki borç buldukları, belki de harçlıklarını biriktirerek sermaye olarak aldıkları o sulardan vazgeçecek noktaya getirmemek adına bazı müsamahalar gösterilemez, esneklikler sağlanamaz mıydı? Ki bu çocuklar hayata umutla tutunsun, bir şeyler başarsın, kimseye avuç açmadan kendi imkânlarıyla bir şeyler yapabilsinler… Bunları yapmaları için teşvik edilmeleri gerekirken, kendiliğinden eyleme geçen çocuklara takoz koymak Allah’tan reva mı?
Bu arada aklıma gelmişken söyleyeyim. Geçen gün haberlerde gördüm. “Yeşilçam tuzağı geri döndü” manşetleriyle yayınlandı Galata Köprüsü üzerindeki “Bul karayı, al parayı” dolandırıcılık haberleri... Haftalar sonra yakalanmışlar nihayet. Arsızca ve alenen onca zaman köprünün üstünde nasıl yaptılar bu kepazeliği merak ediyorum sayın ehliyet ve liyakat sahibi(!) yetkililer. Aynı köprünün bir ucunda kendi parasıyla, kendi emeğiyle suyunu satamayan, zabıtalar tarafından umudu çalınan çocuklar; diğer ucunda ise insanların umutlarını, paralarını çalan hırsızlar, arsızlar... Diyeceklerim bu kadar…
Kendince görev aşkıyla yanıp tutuşan ve insanlığın köküne kibrit suyu döken böyle garip insan türlerinin söndürdükleri umut ve heyecanların üzerine ancak bir bardak soğuk su içilir zaten. Reklamdaki minik çocuğun cümleleriyle ben sormak istiyorum şimdi… “İçen var mı soğuk su?”