<?xml version="1.0"?>
<rss version="2.0"> 
  <channel>
<title>Marasnews.com | Kahramanmaraş Haberleri, Son Dakika Haberleri</title>
<link>https://www.marasnews.com</link>
<description>Maraş News, Kahramanmaraş'ın güncel, doğru ve tarafsız haber kaynağı. Yerel, ulusal ve global gelişmeleri hızlı ve güvenilir şekilde sunuyoruz. #MarasNews</description>
<language>tr</language>
<copyright>https://www.marasnews.com</copyright>
<image>
<title>https://www.marasnews.com</title>
<url>
https://www.marasnews.com/images/genel/logo_7.png
</url>
<link>https://www.marasnews.com</link>
<width>315</width>
<height>90</height>
</image><item>
<title>Ceza Değil, Bilinç - Polis Haftası&amp;#39;nda Trafiğe Bakmak</title>
<description><![CDATA[<p>Nisan geldi. Sokaklarda kortej yürüyüşleri, okullarda ziyaretler, sosyal medyada binlerce kutlama mesajı akmaya başladı. Türk Polis Teşkilatı'nın 181. kuruluş yıl dönümü kapsamında kutlanan Polis Haftası, 2026 yılında 6–12 Nisan tarihleri arasında Türkiye genelinde törenler, spor etkinlikleri ve okul ziyaretleriyle coşkuyla gerçekleştirildi. Minnet duyuyoruz, tebrik ediyoruz, kutluyoruz. Ama bir de durup sormak lazım: Biz, polisimizin işini zorlaştırmaya mı, yoksa kolaylaştırmaya mı devam ediyoruz?</p>

<p>Çünkü tam bu günlerde, ülkenin gündeminde kritik bir gelişme daha yaşanıyordu. 13 Şubat 2026 itibarıyla TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilen yeni trafik kanunu, hem ceza tutarları hem de uygulanacak idari yaptırımlar bakımından köklü değişiklikler getirdi. Ve bu değişiklikler, salt bir zam değil; yıllardır ertelenen bir hesaplaşmanın nihayet hayata geçmesi olarak okunmalı.</p>

<p><strong>Rakamlar konuşuyor</strong></p>

<p>27 Şubat 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 7574 sayılı Kanun ile Karayolları Trafik Kanunu'nun birçok maddesinde değişikliğe gidildi; yeni yaptırımlar, ehliyete el koyma ve trafikten men cezaları devreye girdi.</p>

<p>Sayılara tek tek bakalım. Alkollü araç kullanmanın cezası ilk ihlalde 25.000 TL'ye yükseldi; ikinci ihlalde 50.000 TL, üçüncü ve sonraki ihlallerde ise 150.000 TL olarak belirlendi. Yıllarca "biraz içtim ama iyi araba kullanırım" diyen sürücülere devlet artık net bir mesaj veriyor: Bu bahane bitti.</p>

<p>Alkol testini reddetmek de artık işe yaramıyor. Alkol testini reddetme 150.000 TL ceza ve 5 yıl ehliyete el koyma anlamına geliyor. "Dur" ihtarına uymayan sürücülere 200.000 TL para cezası biçilirken 60 günlük ehliyet el koyması da ekleniyor. Kaçmak da artık bir çözüm değil; aksine çok daha ağır sonuçlar doğuruyor.</p>

<p>Uyuşturucu etkisiyle araç kullanmak ise en ağır yaptırımlardan birine tabi tutuluyor: 150.000 TL para cezası, ehliyet iptali ve yeniden ehliyet alabilmek için 5 yıl bekleme, sürücü kursunu tamamlama ve sağlık raporu alma şartı getirildi.</p>

<p>Kırmızı ışıkta geçmek de artık "ne olacak ki, biraz para cezası öderim" diyerek geçiştirilebilecek bir kabahat olmaktan çıktı. Kademeli ceza sistemiyle birlikte, bir yıl içinde altı kez kırmızı ışık ihlali yapılması halinde sürücünün ehliyeti tamamen iptal ediliyor. Ehliyeti yeniden alabilmek için psikoteknik değerlendirme, psikiyatri uzmanı raporu ve diğer yasal şartlar zorunlu hale getirildi.</p>

<p>Telefona gelince: Seyir halinde cep telefonu kullanma cezası 5.000 TL olarak belirlendi; tekrarlayan ihlallerde 10.000 TL'ye, üçüncü ve sonraki ihlallerde 20.000 TL'ye çıkıyor ve her seferinde 30 günlük ehliyet el koyması uygulanıyor. "Sadece bir saniye bakacaktım" diyenlere hatırlatmak gerekiyor: İstatistikler, o bir saniyenin ne anlama gelebildiğini çok iyi biliyor.</p>

<p>Hız konusu da yeniden düzenlendi. Hız aşımının derecesine göre 2.000 TL ile 30.000 TL arasında değişen kademeli cezalar belirlendi; hız sınırını belirli oranlarda aşan sürücülerin ehliyetlerine belirli sürelerle el konulacak.</p>

<p><strong>Neden bu noktaya geldik?</strong></p>

<p>Burada durup içimizde dürüst bir muhasebe yapmak gerekiyor. Cezalar neden bu kadar sertleşti? Çünkü yıllarca daha düşük rakamlar caydırıcı olmadı. Çünkü her sabah açtığımız haberlerde yürek burkan trafik kazası fotoğrafları geçmeye devam etti. Türkiye'de trafik kazaları, ölümle sonuçlanan olaylar bakımından Avrupa'nın en kaygı verici tablolarından birini oluşturuyor. Bu gerçeği görmezden gelmek, hesabı başkasına ödetmek demek.</p>

<p>Ve bu hesabın en ağır yükünü kim taşıyor? Polisimiz. Gecenin karanlığında, yağmurda, bayram tatillerinde bile yol kenarında durup hız ölçüyor, alkol testi yapıyor, kaza yerinde can kurtarmaya çalışıyor. Vatanı ve milleti uğruna canlarını dahi vermekten sakınmayan emniyet mensupları, yollarda da aynı fedakarlığı sergilemeye devam ediyor. Peki biz?</p>

<p><strong>Ceza mı, bilinç mi?</strong></p>

<p>Yeni kanun yürürlüğe girdiğinde sosyal medyada iki tür tepki gördük. Bir kesim "nihayet" dedi, bir kesim "soygun" dedi. Bu ayrışma aslında toplumsal bir aynaya dönüştü: Trafik kurallarını kamera varken mi, yoksa yaya geçidindeki çocuk için mi uyguluyoruz?</p>

<p>Yeni düzenleme, trafik güvenliğini doğrudan tehdit eden davranışlarda "sıfır tolerans" yaklaşımını açıkça benimsedi ve sürücü belgesini kamu güvenliğiyle doğrudan bağlantılı bir yetki olarak yeniden tanımladı. Bu cümle hukuki bir metin gibi görünüyor ama özünde derin bir anlam taşıyor: Trafikte kullandığın aracın, diğer insanların yaşam hakkıyla doğrudan kesiştiği bir alan. Direksiyona geçmek bir ayrıcalık, sorumlulukla birlikte gelen bir ayrıcalık.</p>

<p>Polis Haftası boyunca teşkilatın köklü tarihi anlatılıyor, emniyet mensuplarının fedakarlıkları anılıyor ve gençlere güvenlik ile trafik bilinci kazandırılıyor. "Gençlere trafik bilinci kazandırılıyor" cümlesi ne kadar güzel. Ama bu bilinç yalnızca gençlere değil, hepimize kazandırılması gereken bir şey. Yıllarca yanlış alışkanlıklar edinen, kestirme yolu kural tanımamakta bulan nesiller de dahil.</p>

<p><strong>Polisimize en güzel hediye</strong></p>

<p>Türk Polis Teşkilatı, modern yapısına 10 Nisan 1845 tarihinde İstanbul'da kurulan "Polis Meclisi" ve yayımlanan "Polis Nizamnamesi" ile kavuştu. 181 yıldır bu teşkilat; savaşlarda, darbeler gecesinde, terör saldırılarında, depremlerin ardından enkaz başında görevini yaptı. Bunların hepsini biliyoruz, hepsine saygı duyuyoruz.</p>

<p>Peki ya yollarda? Polisimize en güzel hediyeyi vermek istiyorsak, bunun için büyük kahramanlıklar gerekmez. Emniyet kemerini takmak, kırmızı ışıkta durmak, alkollü araç kullanmamak, cep telefonunu cebe koymak. Bunlar küçük gibi görünüyor; ama her biri bir hayat anlamına gelebiliyor.</p>

<p>Polis Haftası, kutlama mesajı yazıp geçeceğimiz bir gün değil. Duraksayacağımız, kendimize bakacağımız bir hafta olmalı. Çünkü güvenli trafik sadece cezadan korkmakla değil, birbirimizin hayatına saygı duymakla mümkün.</p>

<p>181 yıllık köklü bir teşkilatı en içten dileklerimle kutlarken, tek dileğim şu: Polisimiz kazalar değil, huzur içinde ilerleyen bir trafik seyretsin yollarda.</p>

<p>Polis Haftası kutlu olsun. Ve direksiyon başındakilere: biraz daha insan olalım.</p>
]]></description>
<author>Cezmi Gonca</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/cezmi-gonca/ceza-degil-bilinc-polis-haftasinda-trafige-bakmak/2350/</link>
<pubDate>Mon, 13 Apr 2026 16:45:21 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Elbistan&amp;#39;da Kırılan Ok: İstila Selini Durduran Memlük Seddi - M.S. 1277</title>
<description><![CDATA[<p>1277 yılına gelindiğinde Maraş, artık kendi başına huzurlu bir şehir olmaktan çıkmıştı. Burası, Anadolu’nun güney kapısında duran, kuzeyden gelen orduyla güneyden yükselen devletin birbirini ilk yokladığı, ilk tarttığı, ilk tehdit ettiği yerlerden biriydi. Şehir, yıllardır sarsıntı içindeydi. Selçuklu otoritesi zayıflamış, çevredeki Türkmen hareketliliği artmış, 1258’de Kilikya Ermenileri Maraş’ı ele geçirmiş, ardından Moğol nüfuzu bölgeye daha sert biçimde yerleşmişti. Yani Baybars’ın seferi başladığında Maraş zaten yorgun, tedirgin ve siyaseten kırılgan bir coğrafyaydı. Bu savaş, sağlam bir düzenin ortasında patlamamış bilakis çatlamış bir dünyanın üzerine gelmişti.</p>

<p>İşte bu ortamda Memlük Sultanı Baybars, Anadolu’ya doğru yürüdü. Onun gelişi, sıradan bir hükümdarın ilerleyişi gibi algılanmıyordu. Baybars o tarihte yalnızca Mısır ve Suriye’nin sultanı değil, Moğol ilerleyişine karşı ayakta kalabilmiş en sert askeri iradelerden biriydi. Daha önce Moğolları durdurmuş, Haçlı kalelerine darbeler indirmiş, sınır savaşlarını psikolojik üstünlüğe çevirmeyi bilen bir komutandı. Bu yüzden onun kuzeye hareket etmesi, Maraş ve Elbistan hattında yaşayanlar için yalnızca ordu geliyor anlamına gelmiyordu aslında büyük hesaplaşma geliyor demekti.</p>

<p>Savaşın asıl düğümü 15 Nisan 1277’de Elbistan Ovası’nda çözüldü. Burası tesadüfi bir savaş alanı değildi. Elbistan havzası, Maraş’ın güvenliği ve bölgesel hakimiyet için kilit konumdaydı. Bu ovayı elinde tutan güç Maraş’a giden hattı da baskı altında tutabilirdi. Baybars’ın ordusu burada Moğol-İlhanlı kuvvetleriyle çarpıştı. Kaynakların ortak gösterdiği kadarıyla savaş kolay kazanılmış bir zafer değildi. Hatta ilk anlarda Memlük saflarında ciddi bir sarsılma yaşanmıştı. Baybars’ın kendi sözleri olarak aktarılan ifadeler, savaşın dışarıdan göründüğü kadar rahat geçmediğini gösteriyordu, özellikle okuduğum bazı kaynaklarda gördüğüm kadarıyla; Sol kanadın ciddi baskı yediği ve Moğol hücumunun Memlük düzenini sarstığı anlaşılıyordu.</p>

<p>Moğol savaş tarzı aynı biz Türklerde ki gibi sadece kılıç çarpışması değil  psikolojik yıkım da oluşturuyor. Hızlı hücum, sahte geri çekilme, ani kanat baskısı, ok yağmuru ve çözülme anını kollayan darbeler… Elbistan’daki çarpışmada da bu askeri karakter hissedilmişti. Baybars’ın ordusunun bir kısmı baskı altında kalınca savaş kısa süreliğine tehlikeli bir dengeye girdi. Fakat Memlük ordusunun farkı, yalnızca cesareti değil; merkezi komuta disiplini ve ağır süvariyle karşı baskı kurabilme kabiliyetiydi. Baybars’ın bizzat müdahale ettiği, hattı toparladığı ve özellikle bozulan kanadı destekleterek savaşı çevirdiği kaynaklarda aktarılıyor. Bu noktadan sonra Moğol düzeni kırılmaya başladı. Bazı birliklerin geri çekilmek yerine mevziye tutunup sonuna kadar dövüştüğü, hatta çevrilince attan inip yaya savaşarak öldüğü anlatılır. Bu detay, savaşın ne kadar sert geçtiğini gösteriyor.</p>

<p>İşte Maraş için sarsıcı olan da tam burasıydı. Çünkü böyle savaşların etkisi yalnızca savaş meydanında kalmaz. Elbistan’da Moğol düzeni çökerken, Maraş’ta insanlar muhtemelen aynı soruyu düşünüyordu; Şimdi kim gelecek? Sınır şehirleri için zafer haberi her zaman rahatlatıcı değildir. Bazen bir ordunun kazanması, hemen arkasından başka bir ordunun, başka bir tahsilatın, başka bir intikamın gelmesi demektir. Maraş halkı için asıl korku, orduların çarpışmasından çok, o çarpışmanın şehir hayatına nasıl döneceğiydi. Halep yolunun güvenliği, tahılın fiyatı, kervanların hareketi, köylerin korunması, vergiyi kimin toplayacağı, kimin hangi tarafla suçlanacağı…</p>

<p>Ortaçağ sınır şehirlerinde savaş, en çok günlük hayatı paramparça ederdi.</p>

<p>Baybars’ın zaferden sonra Kayseri’ye kadar ilerlemesi, savaşın ne kadar büyük bir psikolojik etkisi olduğunu da gösterir. Bu, sadece bir muharebe kazanmak değildir değerli Hazirun.</p>

<p>Anadolu içlerine Moğollar yenilebilir mesajı vermektir!. Fakat tarih burada dramatik bir terslik barındırır, böylesine parlak bir zafer bile Maraş’a kalıcı bir emniyet getirmemiştir. Çünkü Moğol-İlhanlı gücü tek bir darbeyle Anadolu’dan silinemeyecek kadar güçlü bir askeri yapıdaydı. Aksine, bu yenilgi sonrası bölge daha hassas, daha kırılgan ve daha intikama açık bir sınır hattına dönüştü. Baybars bile zafer sarhoşluğuna kapılmamıştı, ona atfedilen sözlerde, Moğol saldırısının kendi ordusunu ne kadar zorladığını kabul eden temkinli bir ton vardır. Bu da bize şunu gösterir. Elbistan zaferi büyük bir başarıydı, ama aynı zamanda uçurumun kenarında kazanılmış bir başarıydı.</p>

<p><strong>KAHRAMANMARAŞ BİRLİK PLATFORMU ARAŞTIRMALARI</strong></p>

<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar<br />
Reuven Amitai-Preiss - Mongols and Mamluks: The Mamluk-Īlkhānid War, 1260- 1281 ambridge University Press, 1995. </strong></p>

<p>https://assets.cambridge.org/052146/2266/sample/0521462266WS.pdf</p>

<p><strong>Peter Jackson - The Mongols and the Islamic World: From Conquest to Conversion Yale University Press, 2017. </strong></p>

<p>https://paxmongolica.org/wp-content/uploads/2019/05/peter-jackson-the-mongols-and-the-islamic-world-from-conquest-to-conversion-yale-university-press-2017-pdf.pdf</p>

<p><strong>Jacob G. Ghazarian - The Armenian Kingdom in Cilicia During the Crusades: The Integration of Cilician Armenians with the Latins, 1080 -1393  RoutledgeCurzon, 2000. </strong></p>

<p>https://dokumen.pub/the-armenian-kingdom-in-cilicia-during-the-crusades-the-integration-of-cilician-armenians-with-the-latins-1080-1393-0700714189.html</p>

<p><strong>Claude Cahen - Pre-Ottoman Turkey: A General Survey of the Material and Spiritual Culture and History c. 1071 -1330  Sidgwick & Jackson, 1968. </strong></p>

<p>https://ia800505.us.archive.org/31/items/cahen.-1968-pre-ottoman-turkey/Cahen.1968%20preOttomanTurkey.pdf</p>

<p><strong>Saygılarımla,<br />
Alper ESKİKILIÇ<br />
KMBP GRUP YÖNETİCİSİ</strong></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/elbistanda-kirilan-ok-istila-selini-durduran-memluk-seddi-m-s-1277/2349/</link>
<pubDate>Sun, 05 Apr 2026 14:44:43 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Malazgirt&amp;#39;ten Önce Fırtına: Selçuklu Akınlarının Maraş Kapılarına Dayandığı Yıllar - M.S. 1068</title>
<description><![CDATA[<p>İnsanlar Anadolu’ya ilk Türk akınlarının 1071’de olduğu algısına genelde kapılırlar.</p>

<p>Fakat bu yanlıştır. Türkler 1071’den önce Anadolu’ya akınlar düzenlemiş hatta 1068’de Maraş hattına kadar gelmişlerdi.</p>

<p>11.yüzyılın ortalarında Maraş, yani o zamanki adıyla Germanikeia ya da Mar‘aş, sıradan bir sınır şehri değildi. Burası Bizans’ın doğu savunma zincirinin önemli halkalarından biriydi. Antakya’dan gelen askeri yol burada düğümlenir, Amanos geçitleri buradan kontrol edilir, Malatya hattına uzanan savunma sistemi buradan beslenirdi. Yani Maraş düşerse kapı aralanırdı. Bizans bunu çok iyi biliyordu.</p>

<p>1060’lı yıllara gelindiğinde doğudan yeni bir güç sert şekilde hissedilmeye başlamıştı. Büyük Selçuklular. Sultan Alp Arslan döneminde artık küçük çaplı sınır baskınları değil, sistemli ve derin akınlar yapılmaya başlanmıştı. Amaç bir şehri alıp içinde oturmak değildi. Amaç Bizans’ın doğu savunmasını çökertmekti. Köyleri vurmak, ticaret yollarını kesmek, halkı korkutup surların içine hapsetmek, askeri sistemi yormaktı.</p>

<p>Bizans tahtında o sırada Romanos IV Diogenes vardı. Tahta çıktığında karşılaştığı en büyük sorun doğu sınırındaki bu çözülmeydi. 1068’de bizzat Anadolu’ya sefere çıktı. Çünkü Selçuklu süvarileri artık Kapadokya’ya kadar inmişti ve sınır şehirleri ciddi tehdit altındaydı. Bu tehdit hattının içinde Maraş da vardı.</p>

<p>Bizans tarihçisi Michael Attaleiates imparatorun seferlerini anlatırken, Türk akınlarının Anadolu içlerine kadar ulaştığını ve doğu şehirlerinin savunmada zorlandığını açıkça yazar. Ermeni tarihçi Matthew of Edessa yani sizlerin bildiği adı ile Urfalı Mateos ise Türkmen akıncılarının köyleri boşalttığını, halkın kalelere sığındığını ve kırsalın ciddi zarar gördüğünü anlatır. Onun satırlarında Fırat ile Amanos arasındaki şehirlerin sürekli baskı altında olduğu görülür. Maraş tam da bu hattın ortasındaydı.</p>

<p>O yıllarda Maraş’ta hayatın nasıl değiştiğini tahmin etmek zor değil. Şehir surlarının dışındaki bağlar, tarlalar, küçük yerleşimler artık güvenli değildi. Köylüler mallarını bırakıp sur içlerine sığınıyordu. Garnizon kulelerde nöbeti artırmıştı. Erzak depoları korunuyor, kapılar sıkı tutuluyordu. Ama Selçuklular uzun kuşatma makineleriyle gelmiyordu. Aylar süren abluka kurmuyorlardı. Hızlı girip çıkıyor, vurup çekiliyor, ekonomiyi ve morali yıpratıyorlardı. Bu yöntem Bizans’ı askeri olarak değil, sistem olarak zayıflatıyordu. Gerilla savaşı diye tabir edilen bu taktik devletleri yormak için birebirdi.</p>

<p>1069 ve 1070’te de akınlar sürdü. Romanos IV birkaç kez karşı harekat düzenledi ama ordusunda Frank paralı askerler, Ermeni birlikler ve merkez kuvvetler arasında ciddi uyumsuzluk vardı.</p>

<p>Zaten asıl kral ölünce kraliçenin isteği ile evlenmiş, sadece bir komutanken kendini Bizans imparatoru  olarak bulmuştu.</p>

<p>Selçuklu tarafı ise hafif süvari hareketliliği sayesinde coğrafyaya daha iyi uyum sağlıyordu. Anadolu artık tek taraflı Bizans kontrolünde değildi. Maraş düşmemişti ama artık eski güvenli sınır kalesi de değildi.</p>

<p>1071’e gelen kadar durumlar Bizans için pekte iyi gitmedi. Doğu savunma zinciri yıpranmış, kırsal ekonomi çökmüş, halkın güven duygusu sarsılmıştı. Malazgirt’te Romanos IV esir düşünce aslında çöken bir anda yıkılmadı; yıllardır çatırdayan yapı tamamen dağıldı. Maraş da bu çözülmenin doğal sonucu olarak kısa sürede Selçuklu nüfuz alanına girdi ki onu siz değerli hazirun’a başka bir zaman anlatacağım.</p>

<p>Şimdi bazılarınızın aklına takılan en net soruya açık cevap verelim. 1071’den önce Türkler Maraş’a saldırdı mı? Evet. 1060’lı yıllarda Selçuklu akınları Maraş hattına kadar ulaştı ve bölgeyi askeri ve ekonomik olarak sarstı. Bunu hem Attaleiates hem Matthew of Edessa açık biçimde yazar. Ancak 1071’den önce Maraş’ın kalıcı ve kesin bir fetihle Selçuklu idaresine geçtiğine dair açık bir birincil kayıt yoktur. Yani baskı ve akın var, ama kalıcı siyasi hakimiyet Malazgirt sonrasıdır.</p>

<p><strong>Kahramanmaraş Birlik Platform Araştırmaları</strong></p>

<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong></p>

<p><strong>Michael Attaleiates, Historia  (Weber -1853);</strong></p>

<p>https://openlibrary.org/books/OL16360340M/Michaelis_Attaliotae_historia</p>

<p><strong>Matthew of Edessa, Chronicle;</strong></p>

<p>https://archive.org/details/ChronicleMatthewEdessa</p>

<p><strong>John Skylitzes, Synopsis Historion;</strong></p>

<p>https://archive.org/details/skylitzes-byzantium-811-1057</p>

<p><strong>Claude Cahen, Pre-Ottoman Turkey;</strong></p>

<p>https://ia800505.us.archive.org/31/items/cahen.-1968-pre-ottoman-turkey/Cahen.1968%20preOttomanTurkey.pdf</p>

<p><strong>Warren Treadgold, A History of the Byzantine State and Society ;</strong></p>

<p>https://archive.org/details/historyofbyzanti0000trea</p>

<p> </p>

<p><strong>Saygılarımla</strong></p>

<p><strong>Alper ESKİKILIÇ</strong></p>

<p><strong>KMBP GRUP YÖNETİCİSİ</strong></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/malazgirtten-once-firtina-selcuklu-akinlarinin-maras-kapilarina-dayandigi-yillar-m-s-1068/2348/</link>
<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 05:31:00 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Sadece Bir Sesle, Deşifre Edilen Mesele</title>
<description><![CDATA[<p>Yıllar önce Amerika’daki bir ilköğretim okulunda dokuz yaşındaki kız öğrencisinde cinsel olarak anormallik sezen bir öğretmen, durumu netleştirmek ve daha iyi anlamak için öğrencisiyle konuşuyor. Öğrenci hiçbir şey söylemiyor tabii. Küçük kız konuşmayınca öğretmeni durumu okul idaresine bildiriyor. Bu kez okul müdürü konuşmaya çalışıyor öğrenciyle. Ancak sonuç yine hüsran oluyor. Bir türlü konuşturamıyorlar kızı. Fakat kızın gerçekten cinsel olarak anormallik gösterdiği konusunda da hemfikirdirler. Sonra bir psikolog çağırıyorlar kızı konuşturması için. Lakin o da bu girişimden sonuç alamıyor ve ne yaparlarsa yapsınlar küçük kızı konuşturmayı başaramıyorlar. Sonunda profesyonel bir sorgulama görevlisini devreye sokuyorlar ve süreç şöyle gelişiyor.  </p>

<p>Sorgulama görevlisi küçük kızla konuşup <strong>“Evet cinsel bir anormallik var”</strong> diyor. Peki bu kanıya nasıl varıyor dersiniz? Dilerseniz bu kısmı direkt konuyu anlatan kişinin ağzından, onun ifadeleriyle yazayım… Şunları söylüyor konuyu aktaran kişi:</p>

<p><strong>“Türk ismi verelim kıza. ‘Ayşe, bana sabahtan akşama kadar duyduğun sesleri anlatabilir misin?’ diyor ve dokuz yaşındaki kızla karşılıklı diyaloğa giriyor. Ayşe başlıyor anlatmaya. Diyor ki: “Sabah kalkıyorum, annemin sesi, bana ‘Günaydın’ diyor. Kalkıyorum, çay bardaklarının sesi, kahvaltı yapıyoruz, yukarı çıkıyorum, merdivenden iniyoruz, annem beni giydiriyor. Çıkıyorum, kapının sesi, dışarda çocukların sesi, servis geliyor, trafiğin sesi, okula geliyorum, öğrencilerin sesi. Hep akşama kadar devam ediyor, en son akşam oluyor, eve geliyorum, yemek yeniyor, yatma saati geliyor…” diyor. Ondan sonra sorgulama görevlisi, “Evet Ayşe anlat bakalım” diyor. Kız devam ediyor, “Annem beni alıyor, yukarıya götürüyor, annemin sesleri, bana iyi geceler diliyor, üzerimi örtüyor, kapıyı kapatıyor, annemin ayak sesleri aşağıya iniyor…” “Ondan sonra Ayşe?” diyor sorgulama yapan kişi. Ayşe sadece duyduğu sesleri anlatıyor, -buna dikkat edin sadece, başka bir şey istemiyor.- Ondan sonra Ayşe bir an duraklıyor, “Merdivende tekrar sesler; üvey babamın sesi, ayak sesleri geliyor. Kapı açılıyor, üvey babam geliyor, üvey babam örtümü açıyor, üvey babam yanıma yatıyor” diyor ve devam ediyor.”</strong></p>

<p>Bu sorgulama diyaloğunu anlatan kişi, yıllar önce gazeteci Hulki Cevizoğlu’nun “Ceviz Kabuğu” programına konuk olmuş ve sorgulama konusunda FBI’da eğitim görmüş bir “Sorgulama Teknikleri Uzmanı”, pilot komiser Ahmet Kula. Tabii programın konusu, Türkiye’de karakollarda ya da başka mekanlarda sorgulamanın hangi bilimsel ölçülere göre yapıldığıydı. Olayı ister “İşi ehline vermek” olarak değerlendirin, isterseniz farklı noktalardan ele alın, birçok alanda ders niteliği taşıyan, örnek teşkil eden bir diyalog diye düşünüyorum. Ancak burada işin <strong>“polisiye”</strong> kısmından öte <strong>“iletişim”</strong> kısmına işaret etmek istiyorum biraz. Çok kişinin deneyip de başaramadığı “sorgulama” işini, bir kişi çıkıp da nasıl <strong>“taciz”</strong> konusuyla ilgili tek kelime dahi etmeden mevzuyu deşifre edebiliyor?</p>

<p>Hazreti Mevlâna, <strong>“Herkes aynı şeyi düşünüyorsa, hiç kimse yeterince düşünmüyor demektir”</strong> diyor ya, bir bakış açısını değiştirmenin nelere muktedir olduğunu görüyoruz sanki bu olayda. Sadece bakış açısı da değil üstelik. Üslubun da sonuca giden yoldaki etkisi oldukça mühim. Soru soran yani iletişimde bulunan kişinin, karşısındaki insanı konuyla ilgili sıkıştırmadan başka şeylerden bahsediyorcasına rahatlık sağlaması da önemli bir husus.</p>

<p><strong>Çünkü nasıl söylediğin, ne söylediğinden çok daha tesirlidir…</strong></p>

<p>Ve bir şey daha…</p>

<p>Küçücük bir mimik, bir bakış, belli belirsiz bir hareket…</p>

<p>Bir ses, bir ses tonu ya da sessizlik…</p>

<p>Kale alınmayan detaylar insan denilen o küçük kâinatın sırrını ifşa eder, ruhunun derinliklerinde gizli olanları gün yüzüne çıkarır da kişinin kendisi bile bunun farkına varamaz vesselam…</p>

<p>Kalın sağlıcakla…</p>
]]></description>
<author>Narin Demirci</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/narin-demirci/sadece-bir-sesle-desifre-edilen-mesele/2347/</link>
<pubDate>Mon, 23 Feb 2026 04:33:18 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Maraş Müdaafasında Şekeroba Hattı</title>
<description><![CDATA[<p>Kahramanmaraş’ın düşman işgalinden kurtuluşunun yıl dönümündeyiz. 6 Şubat 2023 de yaşanan asrın felaketi sonrası Maraş savunması ve zaferine tanıklık eden yapılar, yollar olmasa da şehrin hafızası bu şanlı zaferi hep hatırlayacaktır.</p>

<p> Fransız işgali sırasında şehir merkezinde kahramanca verilen mücadeleler takdire şayandır. Ancak tarihi olayların kaynak araştırmaları yapılırken yerel tarih de unutulmamalıdır. Makaleye başlarken Maraş’ın tarihi süreç içerisinde hangi milletlerin izlerine tanıklık ettiğine de değinerek başlamak istiyorum.</p>

<p> Maraş, Doğu Anadolu, İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin kesişiminde yer alan, Geç Hitit devletlerinden Gurgum Krallığına başkentlik yapmış, önemli ticaret yollarının geçtiği bir merkezdir. Müslümanların bölgeyi fethetmesine kadar Asurlulular, Persler, Makedonyalılar, Büyük Roma ve Bizans devletlerinin egemenliği altında kalmış olan şehir, 637’de Hz. Ömer zamanında Halid Bin Velid’in Suriye’ye düzenlediği seferler esnasında ele geçirilmiştir. Bölgede hüküm süren mücadeleler devam etmiş 962 yılında bölge tekrar Bizanslıların eline geçmiştir. Türkler 1086 yılından itibaren bölgeyi ele geçirince Maraş Selçuklu ve Dulkadirli egemenliğinde kalmış 1522 de Kanuni Sultan Süleyman döneminde tamamıyla Osmanlı şehrine dönüştürülmüştür.</p>

<p> Osmanlı idari yapılanması içerisinde 1867 tarihli vilayet nizamnamesi ile Halep vilayetinin bir sancağı olan Maraş 2.Meşrutiyetin ilanı ile birlikte 1915 de müstakil bir vilayet olmuştur.</p>

<p>Millî mücadele döneminde Maraş ‘ı önce İngilizler işgal etti. İşgaldeki asıl amaçları bölgeyi Fransızlara karşı bir koz olarak kullanmaktı. Musul’un kendisine verilmesini Filistin bölgesinin de kendi nüfuz sahası olarak tanımlanmasını isteyen İngiltere bu amacına ulaşmak için Maraş ile beraber işgal ettiği diğer yerleri Fransızlara karşı bir koz olarak kullanmak istiyordu. Nitekim İngilizler sekiz aylık işgallerinin ardından 15 Eylül 1919 da Fransızlar ile imzaladıkları “Suriye anlaşması” gereği 1 Kasım 1919 da yerlerini Fransızlara bıraktılar.</p>

<p>Fransızlar, Maraş’a yerleştikten sonra Albay Normand Adana üzerinden takviye kuvvet istedi. Şekeroba’ya gelen Fransız kuvvetleri köyün içine girmek ister. Köyden bazı çeteler, İmalı civarındaki çeteler ile birleşerek yol güzergâhları üzerinde düşmana pusular kurmuşlardır. Köyde erkek sayısı azdır. Kadın, çocuk ve yaşlılar kalmıştır. Haydar Ağa Fransızların köy içerisine girmesini engellemek için hizmetinde çalışan Ermeni Göciyan Oğlunu elçi olarak gönderir. Göciyan oğluna Fransızları köye sokmaması durumunda kendisini ihya edeceğini söyler. Göciyan, Fransızları ikna eder. Düşman Ağanobası ve Dümbüldek’e uğramadan geçip giderler. Bu olayı duyan Sarılar, Belpınar, Kürt dağı ile Cebeli Bereket civarındaki köylerden bazı insanlar güvenli olduğu gerekçesi ile Şekeroba’ya gelmek isterler.</p>

<p> Maraş’ta istediklerini elde edemeyen Fransızlar 10-11 Şubat gecesi geri çekilme planı uygularlar. 11 Şubat akşamı İskenderun istikametine kaçan Fransızlar Türkoğlu’nda kamp kurar. Burada evleri ateşe verirler. 13 Şubatta açlıktan perişan olan düşman Ceceli köyüne girerek küçükbaş hayvanları çalarak yemişler köyü ateşe vermişlerdir.</p>

<p> Maraş’a giderken Şekeroba’ya uğramayan düşman kaçarken köye girip bazı evlere ateşe vermişlerdir. Fransız kuvvetleri içinde teğmen olarak görev yapan Maxime Berges hatıralarında şöyle diyor: “ Belpınar ve Türkoğlu arasında konakladık. Sabaha karşı birbirini takip eden yangınlar çıktı. Bu yangınları Fransız birlikleri içerinde bulunan Ermeniler çıkartıyordu. Evlerin boş dolu olduğuna bakmadan ve hiç telaş etmeden etrafı ateşe veriyorlardı. Bu işi yapanlar Albaya götürüldüklerinde yaptıklarını inkâr edip sadece evlerin etraflarında meşaleler ile dolaştıklarını söylüyorlardı.”</p>

<p> Bugün Şekeroba’nın Keklikkoltuğu denilen yerleşim yerlerinde “yanık banı” denilen yerdeki evleri ateşe verenler Fransız askerleri içerisindeki bu Ermenilerdir. Belpınar-Şekeroba arasında kamp kuran Fransızların yiyecekleri bitmiş yağan kar ve dondurucu soğuktan birçok kayıp vermişlerdir. Fransızlar ile birlikte kaçan Ermeniler ihanetlerinin bedelini ödüyordu. Yedek çarıklarını bile birbirine vermekten imtina eden Ermeniler, kardaki izlerini başkalarının takip etmesini dahi istememişlerdir.</p>

<p> Maraş savunmasında gösterilen kahramanlık, kurtuluş savaşının ilham kaynağı olmuştur. Millî mücadele kahramanlarını rahmet ve minnet ile anıyorum.</p>
]]></description>
<author>Hacı Bilal Şen</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/haci-bilal-sen/maras-mudaafasinda-sekeroba-hatti/2346/</link>
<pubDate>Wed, 11 Feb 2026 03:37:01 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>2023 Depreminin İkiz Kardeşi: 29 Kasım 1114 Maraş Depremi</title>
<description><![CDATA[<p>29 Kasım 1114’ün sabaha karşı en sessiz saatlerinde, Germanikeia’nın yani Maraş’ın halkı derin bir uykudaydı. Kimi evlerinde, kimi manastırlarda, kimi dar sokaklardaki kerpiç yuvalarında uykuya dalmıştı. O sabah hiç kimse, yeryüzünün altında bir güç biriktirdiğinin farkında değildi.</p>

<p>Aniden, uzaklardan gelen bir gürültü yükseldi. Bu sıradan bir sarsıntı sesi değildi; sanki yer patlıyordu. Derin bir inleme gibi süreç başlayan titreme, saniyeler içinde yoğun bir hiddete dönüşmüştü.</p>

<p>Yeryüzü, dağların, tepelerin ve tepelerin köklerini sarsacak kadar güçlü bir sarsıntıyla titriyordu.</p>

<p>Taşlar, duvarlar, kerpiç evler… Birbiri ardına devriliyordu.</p>

<p>1097’de Kral Baldwin de Boulogne (Selahattin Eyyubi’nin mağlup ettiği kral ) Kahramanmaraş’ı ele geçirir. Ve o dönemde Maraş fiilen Haçlı nüfuzu altında olsa da Ermeni prensliğine bağlıydı.</p>

<p>Bundan dolayı o yılları; Ermeni rahibi olan ve döneminin kronikçisi olarak yazan Urfalı Mateos, günlüğünde şöyle tarif eder; “Derin bir uykuya dalmışken aniden müthiş bir gürültü koptu. Yeryüzü şiddetle titredi, kayalar yarıldı ve tepeler çatladı; dağlarla tepeler sanki canlıymış gibi çınladı.”</p>

<p>Özellikle tepeler sanki canlıymış gibi çınladı cümlesi şiddetin boyutunu net anlatır.</p>

<p>O gece Maraş adeta bir kıyamet sahnesine dönüşmüştü. Surlar, şehir duvarları, kiliseler, evler hiçbiri sarsıntının önünde dayanamamıştı. Maraş’ın güneydoğusundaki dar sokaklarda uyuyan insanlar, yerin dalgalar gibi yükselip alçaldığını hissetti. Enkaz altında kalanların çığlıkları göğe yükseldi, ama cevapları yalnızca toz ve taş oldu.</p>

<p>Contemporary (çağdaş) kaynaklar, bu felaketin ölçeğini net bir şekilde aktarıyor. Modern tarih araştırmaları, depremin büyüklüğünü yaklaşık 7.4–7.7 arasına (moment magnitude) eşdeğer olarak tahmin eder; bu, bölgeyi yerle bir eden muazzam bir sarsıntıdır.</p>

<p>Urfalı Mateos’un anlatısına göre şehirde yaşayan yaklaşık 40.000 kişi o gece hayatını kaybetti. Bu rakam dönemin toplam nüfusunun çok üzerinde görünse de, çağdaş kronikler bunu geniş yıkımı ve büyük kaybı ifade eden ortak bir değerlendirme olarak aktarır. Michael the Syrian benzer şekilde Maraş’ı “kendisinin halkına mezar olmuş bir şehir” olarak nitelendirir.</p>

<p>Depremin etkileri yalnızca Maraş ile sınırlı kalmadı. O sabahın sarsıntısı, çevredeki birçok yerleşimde de hissedildi; bazı bölgelerde ciddi yıkımlar yaşandı.</p>

<p>Elbistan, Sis (Kozan), Misis, Keysun (Göksun), Samsat (Adıyaman) , Hısn-ı Mansûr (Adıyaman), Raban (Gaziantep) ,Urfa, Antakya, Harran , Halep, Azez, İdlib vs.</p>

<p>Bu geniş coğrafyada büyük hasar meydana geldi. Urfa’nın surlarının 13 kulesinin yıkılması ve Harran surunun bir bölümünün çökmesi, sarsıntının uzak mesafelere kadar ulaştığını göstermektedir.</p>

<p>Batılı kronikler, özellikle Walter the Chancellor ve Fulcher of Chartres, Maraş ve çevresindeki evlerin, şehir duvarlarının hatta kırsal yerleşimlerin bile çöktüğünü, insanların dışarıya çadırlar kurarak barınmaya çalıştığını yazarlar.</p>

<p>İslam tarihçileri de depremi kaydetmişlerdir. İbnü’l-Kalânisî ve İbnü’l-Athîr gibi isimler, Şam, Harran ve çevresindeki yerleşimlerde duyulan sarsıntıdan, insanların korku içinde kaldığından ve yıkımın geniş bölgeye yayıldığından bahsederler.</p>

<p>(İlginçtir avrupalılar kaynaklarda Maraş’tan daha çok Hatay üzerinde durmuşlar. Aynı şekilde İslam tarihçileri de Hatay’a ayrıca bir başlık atfetmişler.</p>

<p>Kanımca bunun 2 sebebi olabilir, birincisi Hatay’ın hem İslam hem Hristiyanlık açısından önemli olması. İkincisi ise 2023 depreminde olduğu gibi Hatay’ın Kahramanmaraş’a göre daha çok yıkılması.)</p>

<p>Deprem bitmişti, ama gece boyunca devam eden artçı sarsıntılar insanları uykusuz bıraktı. Çökmüş duvarlar, açılan derin yarıklar ve karanlık gökyüzü altında herkesin aklında aynı düşünce vardı: hayatta kalan yok mu? Fakat yanıt çok azdı; o gece Maraş’ın büyük çoğunluğu toprağın altına gömülmüştü.</p>

<p>Sabahın ilk ışıklarında Maraş’ta artık eski Maraş yoktu; yerine yalnızca harabe yığınları, paramparça yapılar ve çaresiz insanlar kalmıştı. Deprem, şehrin tarihini bir anda silip süpürmüştü. İnsanlar, enkaz arasında birbirlerini ararken, el yordamıyla yürümeye çalışırken, ayakta kalan birkaç duvarın gölgesinde birbirlerine sarılıyorlardı.</p>

<p>Bu felaketin ardından bölge uzun yıllar toparlanamadı. Kentin stratejik önemi, Haçlı prensliği idaresi altında da azaldı; ticaret durmuş, savunma zayıflamıştı. Tarihçiler bu depremi sadece büyük bir doğa olayı olarak değil, insanlığın yaşadığı en büyük kentsel felaketlerden biri olarak kaydetmiştir.</p>

<p> </p>

<p><strong>Kahramanmaraş Birlik Platform Araştırmaları</strong></p>

<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong><br />
Chronicle of Michael the Great, Patriarch of the Syrians<br />
https://archive.org/details/ChronicleOfMichaelTheGreatPatriarchOfTheSyrians/mode/2up</p>

<p>The Chronicle of Matthew of Edessa<br />
https://archive.org/details/ChronicleMatthewEdessa</p>

<p>Historia hierosolymitana (History of Jerusalem)<br />
https://archive.org/details/lewis_e_138</p>

<p>Walter the Chancellor<br />
https://theconversation.com/buildings-tumbling-survivors-living-in-tents-medieval-descriptions-of-an-1114-ce-earthquake-in-present-day-turkey-and-syria-feel-eerily-familiar-199866</p>

<p>Earthquakes in the Mediterranean and Middle East<br />
https://archive.org/details/earthquakesinmed0000ambr</p>

<p><strong>Saygılarımla,<br />
Alper ESKİKILIÇ<br />
KMBP GRUP YÖNETİCİSİ</strong></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/2023-depreminin-ikiz-kardesi-29-kasim-1114-maras-depremi/2345/</link>
<pubDate>Mon, 09 Feb 2026 04:31:14 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Yıkılan Surlar, Susturulan Şehir: Mar&amp;#39;ash &amp;#39;ın Yok Edilişi - M.S. 962</title>
<description><![CDATA[<p>Maraş (Germanikeia) artık bir şehirden çok, bir bekleyişti.</p>

<p>Uzun yıllar boyunca Abbasilerin thughur (İslam tarihinde Bizans sınırında oluşturulmuş askeri sınır kuşağı) hattının en ileri karakolu olan Germanikeia, artık İslam dünyasının kuzeye açılan kapısı olmaktan çıkmış; Bizans’ın gözünde ortadan kaldırılması gereken bir yer haline gelmişti.</p>

<p>Konstantinopolis (İstanbul)’da bu görevi üstlenen kişi belliydi: Nikephoros Phokas.</p>

<p>Askerdi, keşiş ruhluydu, merhametsiz ve gaddardı.</p>

<p>Onun için şehirler alınmazdı; ya teslim olurdu ya da yok edilirdi.</p>

<p>Bizans ordusu Taurus (Toros) geçitlerinden ilerlediğinde Maraş’ta henüz bir kuşatma hazırlığı yoktu. Çünkü bu bir klasik savaş değildi. Phokas, doğrudan surlara yürümeyi tercih etmiyordu.</p>

<p>Bunun yerine önce şehrin hayat damarlarını kesmeyi tercih edecek kadar zalimdi.</p>

<p>İbnü’l-Esir’in kaydına göre Bizans birlikleri önce Maraş’ın çevresindeki tüm köyleri hedef almıştı. Ekinler ateşe verilmiş ve değirmenler yıkılmıştı. Hayvan sürüleri ise ya öldürülmüştü ya da yağmalanmıştı.</p>

<p>Bu bir askeri taktikti:</p>

<p>“Şehri değil, şehrin yaşama ihtimalini kuşatmak.”</p>

<p>Aylar geçtikçe Maraş surlarının içindeki hayat boğulmaya başladı.</p>

<p>Un bitti. Yağ tükendi. Fırınlar sustu. Surların dibinde bekleyen askerlerden çok, çocukların sessizliği korkutucuydu.</p>

<p>Arap kronikleri, bu dönemde şehirde at etinin yaygınlaştığını yazar. Ardından başka seçenekler...</p>

<p> </p>

<p>Mesʿudi’nin ifadesiyle,</p>

<p>“İnsanlar yedikleri şeylerin adını anmamaya başladı.”</p>

<p>Bizans ordusu ise bekliyordu. Çünkü Phokas, açlığın surlardan daha iyi bir silah olduğunu biliyordu.</p>

<p>Aylar sonra ansızın kuşatma kuleleri ilerlesin emrini verdi. Taş atan makineler (mangana) surları dövmeye başladı. Ama şehirden karşılık gelmiyordu. Çünkü insanlarda şehri savunacak güç kalmamıştı. Bir zamanlar Abbasilerin en güçlü sınır kalelerinden biri olan Maraş, artık sadece ayakta duran taşlardan ibaretti.</p>

<p>Sonunda surların güney hattı çöktü. Bizans askerleri içeri girdiğinde bekledikleri direniş yoktu.</p>

<p>Leo the Deacon bu anı şöyle anlatır:</p>

<p>“Şehre girdiğimizde çığlık değil, boşlukla karşılaştık.”</p>

<p>Direnenler vahşice katledildi. Ama asıl karar bundan sonra verildi.</p>

<p>Nikephoros Phokas, Maraş’ın bir daha asla yeniden bir İslam şehri olmamasını istiyordu.</p>

<p>Bu yüzden alışılmadık, sert ve tarihsel sonuçları ağır bir emir verdi:</p>

<p>Şehir boşaltılacaktı.</p>

<p>Müslüman nüfus, yaşlısı genci ayırt edilmeksizin, zorla Suriye içlerine sürüldü. Yollarda ölenler oldu. Geride kalan evler yakıldı. Camiler yıkıldı. Su kanalları tahrip edildi. Amaç açıktı:</p>

<p>Bu toprakta bir daha hayat filizlenmesin.</p>

<p>Leo the Deacon’un sessiz enkaz dediği şey tam olarak buydu. Maraş artık bir sınır şehri değil, bilinçli şekilde öldürülmüş bir şehirdi.</p>

<p>Bizans bu hamleyle sınırı kuzeye çekti. Ama tarih başka türlü akacaktı.</p>

<p>Bu yıkımdan yalnızca bir asır sonra, Türkler (Taurus) Toros geçitlerinden inmeye başladığında, Maraş hala yaralıydı. Ama ölmemişti. Çünkü şehirler bazen yakılır, boşaltılır, susturulur;</p>

<p>ama hafıza toprağın altına iner ve bekler.</p>

<p>962 yılı Maraş için bir savaş değil, bir yok edilme girişimiydi.</p>

<p>Ve bu girişim, şehrin kaderini kıyamete kadar değiştirdi.</p>

<p><strong>Kahramanmaraş Birlik Platform Araştırmaları</strong><br />
<strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong><br />
Leo the Deacon, Historia, Book X<br />
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, cilt 8<br />
Mesʿûdî, Murûc ez-Zeheb<br />
Warren Treadgold, A History of the Byzantine State and Society<br />
Walter Kaegi, Byzantium and the Islamic World</p>

<p>Saygılarımla,<br />
Alper ESKİKIKILIÇ<br />
KMBP GRUP YÖNETİCİSİ</p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/yikilan-surlar-susturulan-sehir-marash-in-yok-edilisi-m-s-962/2344/</link>
<pubDate>Thu, 01 Jan 2026 23:32:35 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>İnternetin Olmadığı Ortamdan Yükselen Yemek Sipariş Sitesi</title>
<description><![CDATA[<p>2000’li yıllar… Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra ABD’deki San Francisco Üniversitesinde yüksek lisansına başlayan ve bitirmeye 6 ay kala kesin bir kararla Türkiye’ye dönen 23 yaşında bir genç adam. Dönüş sebebi ise yüksek lisans eğitimi sırasında Silikon Vadisindeki gözlemleme fırsatı yakaladığı start-up ortamı sayesinde kafasının içini meşgul edip duran projesini bir an önce hayata geçirme isteği. Peki neydi bu start-up? Aslında temelde bir girişimcilik projesi olsa da önemli farkları var. Mesela benzersiz projeleri hayata geçirmek için kurulmuş olmaları bunlardan biri tanesi. İhtiyaca yönelik ya da mevcut problemi ortadan kaldırmaya ve yeni bir yaklaşımla boşluğu doldurmaya yönelik de olması gerekiyor ayrıca. İşte bu genç adam da yurt dışındaki gözlemlerinden ilham alarak Türkiye’nin ilk çevrimiçi yemek sipariş sitesi olan Yemeksepeti.com’u dört ortağıyla birlikte kuruyor 2001’de. Evet sözünü ettiğim kişi Nevzat Aydın’dan başkası değil.   </p>

<p>Aslında sizlere <strong>“Yemeksepeti şunları yaptı, bunları yaptı”</strong> gibi şeyler değil de <strong>“Yemeksepeti yaptığı şeyleri nasıl yaptı?”</strong> gibi şeyler söylemek istiyorum. <strong>Neyin yapıldığından ziyadedir nasıl yapıldığı.</strong> Çünkü şartlar kişiliği ortaya çıkarır. Çok nezih, çok refah, şartların oldukça işlevsel olduğu bir ortamdan doğan “çıktı” ile şartların oluşmamış halindeki “çıktı” aynı olamaz elbette. Nevzat Aydın’ın da Türkiye’nin ilk çevrimiçi yemek sipariş sitesi Yemeksepeti.com’u Melih Ödemiş, Gökhan Akan ve Cem Nufusi ile birlikte 40 metrekarelik bir odada 80 bin dolara kurduğu zamanki şartlara bakmak lazım. <strong>Elbette çok riskli bir alana adım attılar dört ortak. Çünkü o dönemde internetle haşır neşir bir ülke değildi Türkiye. Sadece merhabalaşmıştı. Selamlaşmanın ötesine geçmemişti ülkenin internetle olan muhabbeti. Birçok evde, işyerinde, ortamlarda internet yoktu. Hatta kuracakları şirketlerinin göbek bağıyla bağlı olacakları, organize iş yapacakları restoranların dahi internetleri yoktu. Ve interneti olmayan bir alanda internetten yemek siparişi portalı oluşturmak aşırı çılgınca değil mi sizce de? Tahmin ediyorum ki oldukça fazla “deli” diyenler olmuştur bu dörtlüye.</strong> Ancak anlaşılmayan ruhlara deli denilmesi âdettendir ya, sanırım ondan olacak çok da etrafın ne söylediğine aldırış etmeden devam ediyorlar yollarına. Hiçbirinin restoran ya da yemek sektörüyle herhangi bir ilgisi olmamasına rağmen farklı bölümlerden mezun olan bu çılgın gençler, ailelerinden topladıkları parayla kuruyorlar şirketi. Çünkü başka yerden hiçbir şekilde destek alamıyorlar. Şirketin kurucu ortağı ve CEO’su Nevzat Aydın bizzat konuyla ilgili, <strong>“Yemeksepeti hikâyesine baktığımızda hiçbir destek yok. Devletin herhangi bir kurumunun desteği yok, kredi yok, lisans yok, birilerinden, bakanlıklardan özel izinler yok. Hakikaten hikâye sıfırdan”</strong> diyor mesela. Hiçbir başarı kolay başlamıyor aslına bakarsanız.</p>

<p>Nevzat Aydın kuruluş hikâyelerinden bahsederken tek katmanlı bir zorluktan da bahsetmiyor üstelik. Üç ikna aşamasından bahsediyor ve şöyle söylüyor, <strong>“Biri ortakların. Ortak olarak düşündüğün, hakikaten projeye değer katacağına inandığın arkadaşlarını yanına almak için onları ikna etmen lazım. İkinci kısım restoranları ikna etmek. Restoranların zaten internetle falan alakaları yok. Yatırım yapmayız buna diyor. Onları ikna etmek çok zor. Üçüncü parti de kullanıcılar. Bu üç partiyi ikna etmek kolay değildi.”</strong></p>

<p>Önce interneti bulunmayan restoranları ikna etmeleri ve çevrimiçi hale getirmeleri gerekiyordu ki, yaptıkları işin karşılığını alabilsinler. Yanlış anlaşılmasın maddiyattan bahsetmiyorum henüz. İşin yürümesinden hatta emeklemeye başlamasından bahsediyorum. Onlar da önce bu sıkıntıyı gidermek için kolları sıvıyorlar doğal olarak. Ortaklardan Melih Ödemiş o çetrefilli süreci, <strong>“Biz siparişi restorana faksla iletiyorduk başta. Çünkü o zaman restoranda internet yok. Siparişi biz internetten alıyoruz, internete bağlıyız ama restoran internete bağlı değil. Restorana faksla gönderiyoruz. Sonra telefonla arayıp restorana ‘Faksı aldınız mı?’ diyoruz. Böyle amele bir yöntem var. 2004’e kadar temelde böyle gitti” </strong>cümleleriyle anlatıyor yıllar sonra. Durumun çözümü içinse internete bağlı bir yazıcıya ihtiyaçları olduğuna dikkat çekerek şöyle devam ediyor, <strong>“Bir de bize geri aldım sinyali verebilecek basit bir cihaza ihtiyacımız var. Düşünüyoruz yapılır mı böyle bir cihaz? Yapılır. Pos geldi aklımıza. Bir pos şirketinin Türkiye’de operasyonu vardı. Onlarla birlikte yazılım geliştirdik. Onlar posun üstündekini yazdılar, biz dışındakini yazdık. Ve restoranlara koyduğumuz poslarla biz restoranları online hale getirdik. Böylece restorana zaten var olan küçücük pos cihazından bir tane daha koyduk. Hatta restorandaki sorunlardan bir tanesi de gürültülü bir ortam. Ve mutfağa yakın olması lazım cihazın ki oralarda bir yerlerde kaybolmasın. O cihazların hiçbirinden ses çıkmıyor. Biz gittik Karaköy’den arkasına ambulans sinyaline benzer ışıklı ve ses çıkaran bir şeyler koyduk. Sipariş geldiğinde o ötüyordu. Sonra onlar da bir tuşa basıp bize onay veriyordu. Bugün hâlâ Delivery Hero’nun kullandığı yöntem bu. Biz 2004’te yaptık bunu. Hâlâ aynı şekilde devam ediyor.” </strong>   </p>

<p>Sırf siparişlerin verilebilmesi için bu kadar emek veren, zahmet çeken ekip, ilk siparişi de kendilerine vermeyi ihmal etmiyor tabii. Çünkü kendilerini kasarak iş yapmak yerine hayatın zevkini alarak iş yapmayı yeğliyorlar. İlk siparişleri ne mi dersiniz? Tabii ki pasta. Kutlama pastasını, kendi şirketlerinden verdikleri ilk siparişle kesiyorlar. Zaten <strong>“Eğlenmeye çalıştık şirkette… O sektörde zaman geçirmekten keyif alacağım ve bir şeyler öğreneceğim sektörleri seçiyorum”</strong> diyor Nevzat Aydın ve <strong>“Doğru ekiple, doğru iş modeliyle ısrarla böyle aynı duvara tekrar tekrar vurarak Yemeksepetini başarılı yaptık”</strong> ifadelerini kullanıyor. Hani <strong>“Önce yoldaş sonra yol”</strong> derler ya büyükler, işte öyle bir şey…</p>

<p>Etrafta yatırımcı dahi bulamıyorlardı ama yollarına devam ediyorlardı onlar. Önlerine bakıyorlardı. <strong>“Pek bir yatırımcı yoktu ki. 2-3 tane vardı. Biz kime gitsek pek ciddiye almadılar”</strong> diyor Nevzat Aydın. Derken <strong>çevrenin bakış açısıyla “umut vaat etmeyen” şirket için kuruluşundan 6 ay sonra ilk teklif Telsim’in sahibi olduğu Uzan Grubundan geliyor. Teklif edilen rakam 3 milyon dolar.</strong> Herkes <strong>“Deli misin abi. Sat”</strong> derken onlar bir çılgınlık daha yapıyorlar ve satmıyorlar şirketi. Aydın, yıllar sonra bu konu hakkında, <strong>“İlk onlar geldi hakikaten. Geçen Cem Uzan yazmış. ‘İyi ki almamışız. Çocuklar büyüdü’ falan demiş” </strong>cümlelerini kullanıyor. Ama gerçek başarının ne olduğunu ise şu cümlelerle anlatıyor, <strong>“Şimdi Yemeksepeti’nin başarısı falan diyorlar ya böyle, cebinde 300-500 bin dolar varken 500 milyon dolarlık teklife hayır demektir bence başarı. İnsan bir banka hesabına bakar değil mi? Kaç paran var da 500 milyon doları gördün mü hiç bir arada da ‘Hayır’ diyorsun diye. Hayır dedim tabii. Dalga mı geçiyorsun falan diye maillerim var işte pazarlık yaparken karşı tarafla. Zaten onlara hayır demezsen teklif yükselmiyor. Biz 100 milyon dolarlık teklife ‘Evet’ deseydik zaten satmıştık 100 milyon dolara.”</strong>  </p>

<p>İlk 5-6 yıl hiç kâr etmiyorlar ve şirket para kazanmadığı için ortaklar ailelerinin yanında yaşamak zorunda bile kalıyor. <strong>“Kendi adıma çok zorlandım” </strong>diyen Melih Ödemiş şöyle anlatıyor yaşadığı sıkıntıyı, <strong>“Boğaziçi Bilgisayar diploması var cebimde. Üstüne Boğaziçi MBA yaptım. 2002’de onu da bitirdim. Herhangi bir yerde çalışsam o zamanın maaşıyla rahat 2-3 bin dolar para kazanırım ve 2005’te 29 yaşında hâlâ annemle, kardeşimle yaşıyorum. 13 yaşında girdiğim odada hâlâ yaşıyorum ve para kazanmıyorum. Bunun psikolojik yükü inanılmaz bir şey. Bizim öğrendiğimiz şey evet ekip iyi olacak, fikir iyi olacak, pazar müsait olacak falan ama sebat oradaki anahtar kelime. Biz kendi adımıza bir şey yaptıysak sebat ettik, çalıştık.”</strong>     </p>

<p>Ortakların hareket noktalarına bakılırsa Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in <strong>“İşi ehline veriniz”</strong> hadisi şerifinin de hikmetini anlamamak işten bile değil. Zira sebat etmenin yanı sıra yaptıkları çok güzel bir şey daha var. O da yapılacak işe en uygun kişiyi seçmek. Nasıl olduğunu Ödemiş bize, <strong>“Cem bizi çok iyi tamamlıyordu. Ne Nevzat ne de ben Cem’in yaptığı restoranlarla birebir gidip bir görüşme yapmadık. Yüzlerce, binlerce restorandan bahsediyoruz. Türkiye’nin bir sürü yerinden bahsediyoruz. Bunun içinde her türlü demografik yapı var. Cem, insan ilişkileri bizden çok daha iyi olan bir adamdı. Ben bilgisayar karşısında olmaktan çok daha mutluydum. Nevzat daha arada. Biz yapamazdık Cem’in yaptığını” </strong>ifadeleriyle anlatıyor.</p>

<p><strong>“Öyle mailler geliyordu ki bize, o mail adresine 12 sene falan ben baktım. Kullanıcıların yorumları nedir, ne değildir? Canlı Chat’i açtık, konuşmaları okuyordum akşam. Anlamaya çalışıyordum kullanıcıyı” </strong>diyor Nevzat Aydın ise. Düşünsenize her akşam bütün kullanıcıları tek tek takip eden bir zihin. Hatta konuşması sırasında gece uykusundan kalkıp saatlerce kullanıcı yorumlarını okuduğunu da söylüyor. Beynine öyle nakşedilmiş ki röportajlarından birinde dinlediğim bir olay beni oldukça etkilemişti. Yemeksepeti kendini ispatlayıp artık kayda değer bir şirket haline geldikten sonra, bir ortamda Nevzat Aydın’la tanışan birisi Yemeksepeti’nin ilk kullanıcılarından olduğunu söylüyor ona. Aydın, kişinin ismini sorup <strong>“Mümkün değil olsa hatırlardım”</strong> demesine rağmen, şahıs ilk kullanıcı olduğunu iddia ediyor. <strong>Aydın, bunun üzerine ilk yılların kullanıcı listesini çıkarttırıyor sistemden. Gerçekten de şahsın ilk kullanıcılardan değil yıllar sonra üyelik gerçekleştiren bir kullanıcı olduğu ortaya çıkıyor.</strong> Sürekli kullanıcı yorumu okumaktan, yanlış hatırlamıyorsam ilk 5 bin kullanıcı adının halen hafızasında olduğunu söylüyordu. Düşünebiliyor musunuz? Uykularından feragat edecek kadar kendisini yaptığı işe adamak… O vakit her ortamda iddialı çıkışlar da yapabiliyorsunuz haliyle… <strong>“Olsaydınız hatırlardım” </strong>deyip haklı çıkabiliyorsunuz mesela.</p>

<p>Artık internetin oldukça yaygın olduğu hatta internet bağımlısı olduğumuz şu günlerde gayet olağan bir sektör olarak algılansa da, ortaya çıkış dönemine bakıldığında oldukça sıra dışı bir proje, olağan dışı bir girişim aslında Yemeksepeti. Bunu zaten projenin fikir babası Nevzat Aydın da dile getiriyor. Şirketin başarı hikâyesine göz atacak olursak Aydın’ın kullandığı bir cümle dikkatimi çekiyor. Diyor ki, <strong>“Tabii ki Yemeksepeti o dönem için kendine has ve çok yenilikçi bir projeydi. Ama ben Yemeksepeti değil de başka bir şey de yapıyor olsaydım çok başarısız olmazdım gibi geliyor. Çünkü aynı kafayla o işi yapacaktım yani.” </strong></p>

<p><strong>“Aynı kafa” </strong>ifadesi sanırım kırmızı kalemle altı çizilmesi, etrafına yıldızlarla işaretler koyulması gereken bir nokta. Çünkü üzerine gidilmek istenen proje âlâmeti farika da olsa, onu hayata geçirecek olan beyin gücü daha etkili ve daha mühim. Zira kötü bir makinistten iyi bir yolculuk hikâyesi çıkması mümkün değil.</p>

<p>Peki tabiri caizse Yemeksepeti’nin makinisti Nevzat Aydın’ın “kafa” yapısı nasıldı dersiniz? Yazının başından beri bahsettiğim birçok sebep var aslında ancak öyle bir hususiyeti var ki sadece iş hayatında değil kişinin sosyal hayatında da rehber niteliği taşıyabilecek bir özellik. Nedir o? Bir mesel geliyor aklıma konuyla ilgili, bahsetmek isterim… <strong>Bir gün iki kurbağa süt kazanının içine düşmüşler. Çırpınmışlar, çabalamışlar çıkmak için ama nafile. Onların bu çabasını görenler de “Boşuna uğraşmayın. Oradan çıkamazsınız” diye söyleniyorlarmış onlara. Kurbağalar bakmışlar ki olacak iş değil birisi pes etmiş ve “Buradan çıkamayacağız, nasılsa öleceğiz” demiş ve kendini sütün derinliğine bırakarak boğulmuş. Ama diğeri çırpına çırpına sütün yüzü kaymak bağlamaya başlamış. Ve bir müddet sonra kaymağın üzerinden zıplayıp çıkmış kazandan. Etrafındaki “Çıkamazsınız, uğraşmayın” diyenler şaşırmışlar bu duruma. Kurbağanın çevresini sarıp, “Sen oradan çıkmayı nasıl başardın?” diye sormaya başlamışlar şaşkınlık içinde. Çevresinde herkes merak içinde sorular sorarken, kurbağa kimseye tepki vermiyormuş. Etrafındakiler o an anlamışlar ki kurbağa aslında sağırmış… Kulakları duymayınca çevresindeki olumsuz telkinlerden de etkilenip kendisini bırakmamış haliyle.</strong></p>

<p>Bazen işitmemenin ya da duymazdan gelmenin böyle tılsımlı bir gücü var. İşte Nevzat Aydın da böyle bir tavır sergiliyor etrafına karşı. <strong>“Yemekçi diyorlardı bana. Yemekçi diyerek beni aşağıladığını düşünüyor. Ben gayet memnunum”</strong> diyor mesela. Çevresinde olumsuz enerji yayan bütün seslere kulaklarını tıkıyor. <strong>Çünkü memnun insan mutlu insandır. </strong>Dolayısıyla kişinin kendisi memnunsa diğerlerinin aşağılayıcı ifadesinin pek de anlamı kalmıyor. Ve şunları da ekliyor sözlerine, “<strong>Hayatımda hiç zorunda olduğum için bir şey yapmak istemedim. Yani para kazanmak da öyle bir şey benim için. Para kazanmak için bir şey yapmadım hayatımda. Düzgün bir şey yapayım, başarılı olayım. Zaten ardından para mutlaka gelecek dedim ve geldi.”</strong></p>

<p>Böyle vizyoner bir bakış açısıyla türlü zorlukların içinden sıyrılarak büyük başarılara imza atan bir şirketin dediğim gibi makinist koltuğunda oturan bu isim, iş dünyasında çok sık rastladığımız ve işverenlerin <strong>“Tecrübeli personel”</strong> arayışına da göndermede bulunuyor. Çalışma arkadaşlarında bulunması gereken <strong>“Zekâ, Yetenek, Bilgi ve Güven”</strong> dörtlüsünün içinden <strong>“Güven”</strong>i tutup ilk sıraya yerleştiriyor ve <strong>“Açık ara güven”</strong> diyerek devam ediyor, <strong>“Ortak başarı ve aynı hedefe gitmek dediğinde zekâ güvenden geride kalır bence. Tecrübenin gereğinden fazla abartıldığını düşünen bir adamım. Ben bilgisayar mühendisliği mezunuyum ama bilgisayar mühendisliği yapmadım yani. Ben öğrenebilen bir insanın zaten her şeyi birkaç ay içerisinde öğrenebileceğini düşünüyorum.”  </strong></p>

<p>Ve yıl 2015… Bir gün sabah<strong> “Artık çok buraya gelmek istemiyorum, bu toplantılara girmek istemiyorum diye hissettiğimde ayrılırım derdim. O zamanın geldiğini düşündüm. Hayat nefis bir şey. 9 bin kişinin sorumluluğu üzerimde. Günde 70 ile 90 arası karar veriyordum. Hiç kolay değildi yani” </strong>diyerek satış kararı alıyor. <strong>Yemeksepeti 2015 yılında şirket bünyesine 12 bin restoran katmış, 50 milyon yemeği kullanıcısına ulaştırır ve 10 farklı ülkeye hizmet götürür noktada zirvedeyken, Almanya merkezli global online yemek sipariş platformu Delivery Hero’ya 589 milyon dolar karşılığında satılıyor.</strong></p>

<p>Ancak veda zamanı şirkette müthiş bir coşku hakimdir. Hiç kimse yerinde duramıyor herkes sevinçten çıldıracakmış gibidir. Sebebini merak ediyorsanız hemen söyleyeyim? Hem de <strong>“Çok iyi bir ekiptik. O gün çok iyi bir gündü. İki tane oğlum var benim onlar doğdu. Onların doğduğu günler çok ayrı. Ondan sonra her halde en keyif aldığım gün oydu” </strong>diyen Nevzat Aydın’ın kendi ağzından… Diyor ki, “Şirkette sevinç ortamı var. Bunu paylaşmamız gerekiyor tabii ki. Hakikaten çok çok değişikti yani çok güzeldi. Sarılanlar, ağlayanlar falan. Mektup yazanlar sonrasında. Evine gittiğinde o gün ailesiyle beraber fotoğraf gönderenler. <strong>148 kişi 27 milyon doları bölüştü. Bir de her çalışana birer maaş ikramiye verdik. Yani herkes bir şekilde sevindi. </strong>Instagramda arkadaşız tabii hepsiyle. Instagramı bir açıyorum herkes yurt dışından bildiriyor. <strong>Herkes parayı yemeye başlamış. Komikti yani bayağı.”</strong></p>

<p>Böyle yüklü bir meblağı çalışanlarına paylaştırmak da eşine nadir rastlanır bir davranıştı tabii. Dünyada sadece birkaç örneği var…</p>

<p><strong>Eğlenerek sevdiği işi yapan insanların, işini eğlenerek noktalaması da kişinin eylemleriyle söylemlerinin bir olduğunu göstermiyor mu sizce de? İnandığı şeyi yaşadığını… ve yaşadığı hayatı şeyi laf olsun diye yaşamadığını…</strong></p>

<p>Yemeksepeti’nin hikâyesi hâlâ devam ediyor elbette… başka bir elde, bir başka şekilde…</p>

<p>Bize düşen doğma ve büyüme hikâyesini aktarmaktı… Bu kadarını yaptık…</p>

<p>Başka güzel hikâyelerde buluşmak umuduyla…</p>

<p>Kalın sağlıcakla…</p>
]]></description>
<author>Narin Demirci</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/narin-demirci/internetin-olmadigi-ortamdan-yukselen-yemek-siparis-sitesi/2343/</link>
<pubDate>Sat, 20 Dec 2025 02:45:24 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Ateşin Gölgesinde Maraş: Kızıl Gökyüzünde Germanikeia Savaşı - M.S. 792</title>
<description><![CDATA[<p>Toros Dağları’nın gölgesinde uzanan Maraş ovasında gökyüzü kıpkırmızıydı. Gün batımının değil, ateşin rengiydi bu. Abbasi Halifesi Harun Reşid, Bizans’ın doğu sınırlarını yerle bir etmek için büyük bir orduyu Anadolu içlerine göndermişti. O yıl Bizans İmparatoru VI. Konstantin tahtta oturuyordu; Ama sarayda annesi İrene’nin entrikaları, tahtın etrafındaki gücü zayıflatmıştı. Bu zayıflığı fark eden Abbasi Halifesi Harun Reşid, Bizans’ın güney sınırına ölümcül bir darbe indirmek için Antakya üzerinden kuzeye, Maraş’a doğru ordusunu yürüttü.  Arap ordusu Antakya üzerinden ilerleyerek Germanikeia yani bugünkü Maraş  civarına ulaştı. Ordunun başında, Halife’nin kuzeni olan tecrübeli komutan Abd al-Malik bin Salih el-Haşimi vardı.</p>

<p>Maraş çevresi o dönemde Bizans ile Araplar arasında sürekli el değiştiren bir sınır bölgesiydi. Her iki taraf da şehri stratejik bir kale olarak görüyordu. Araplar için kuzeye, Anadolu içlerine açılan kapıydı; Bizans içinse Suriye’ye inen tek savunma hattı. Bu yüzden Germanikeia’da yaşanacak savaş, yalnızca iki ordu arasında değil, iki medeniyet arasında olacaktı.</p>

<p>Gün doğarken ovalık alanda sis henüz dağılmamıştı. Her iki ordu da sessizce mevzilenmişti. Arap piyadeleri merkezde dizilmişti; Süvariler ise kanatlarda, atların burunlarından çıkan buhar sisin içinde kayboluyordu. Bizans hattı, mavi ve altın işlemeli sancakların altında saf tutmuştu. Maraş surlarının dışında, kente hakim bir tepede konuşlanmışlardı. Aralarındaki sessizliği yalnızca at kişnemeleri ve zırhların birbirine sürtünmesinden çıkan metal sesi bozuyordu.</p>

<p>Theophanes, o sabah gökyüzünün “toz ve dumanla karardığını” yazar. İlk çarpışma anında Abbasi süvarileri yıldırım gibi Bizans hatlarına saldırdı. Toz bulutları yükseldi, toprağın kokusu kanla karıştı. Bizans merkez hattı bir anlık sarsıntıyla geri çekildi; ardından karşı saldırıya geçti. Kılıç sesleri ovada yankılanıyordu. Şehir surlarının dışındaki Bizans kampı kısa sürede alev aldı. Yangın hızla yayıldı, gökyüzünü duman kapladı.</p>

<p>Tam o sırada, savaşın seyrini değiştiren bir doğa olayı yaşandı: Şiddetli bir rüzgar peydah oldu. Fırtına, yanmakta olan Bizans çadırlarının ateşini ovaya, ardından surların ötesine taşıdı. Alevler gökyüzüne yükselirken rüzgarın uğultusu insan seslerini bastırdı. Theophanes’e göre bizans askerleri bunu “Tanrı’nın nefesi” olarak adlandırmışlardı. Araplar ise bu fırtınaya “Allah’ın yardımı” olarak inanıyorlardı.</p>

<p>Üç gün boyunca gökyüzü kırmızı kaldı. Rüzgar cesetlerin kokusunu Toros dağlarının eteklerine taşıyordu. Bizans ordusu dağılmıştı. Komutanlar Niketas ve Michael esir alınmış; Şehir tamamen yıkılmasa da yağmalanmıştı; Kiliseler, depolar ve silahhaneler ateşe verilmiş ve o zaman ki Maraş halkı iki taraf arasında sıkışıp kalmıştı:</p>

<p>Bizans’a sadık olanlar kuzeye kaçtı, bazıları dağ köylerine sığındı, bir kısmı ise Müslüman ordularla anlaşarak şehirde kalmaya devam etti.</p>

<p>Savaşın ardından Halife Harun Reşid, Bağdat’ta büyük bir zafer töreni düzenletti. Germanikeia’nın düşmesi Bizans sınır savunmasında derin bir yara açtı. Fakat Bizans imparatorluğu bu yenilgiyi unutmadı. Yirmi yıl sonra, 812’de bölgeye yeniden saldırıya geçeceklerdi. Ancak 792’de yaşanan bu savaş, Maraş’ın tarihinde ateşle rüzgarın birleştiği ve gidişatın değiştiği ender savaşlardandı.</p>

<p>Tarihi kayıtlarda o gün ki atmosfer çok net bir şekilde betimlenmiştir;</p>

<p>“Gökyüzü üç gün boyunca kan gibi kızıldı; Rüzgar, ölülerin kokusunu dağlara taşıdı.”</p>

<p>(Theophanes Confessor, Chronographia, M.S. 792)</p>

<p>Yöre halkı o savaştan sonra nesiller boyunca o günü “Kırmızı Gökyüzü Günü” olarak andı. Kimi yaşlılar, fırtınanın şiddetinden bahsederken hala dizlerinin titrediğini söylerdi. Çocuklara anlatılan masallarda o savaşın rüzgarı, geceleri ovada uluyan bir ruh gibi anılırdı. Harun Reşid’in orduları çok sonra bölgeden çekildi ama o savaşın izleri yüzyıllar boyunca silinmemişti.</p>

<p><strong>Kahramanmaraş Birlik Platform Araştırmaları</strong></p>

<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong><br />
Theophanes Confessor, Chronographia, ed. de Boor, Leipzig 1883.<br />
Al-Tabarî, Târîkh al-Rusul wa’l-Mulûk, cilt VIII, s. 234–238.<br />
Al-Baladhuri, Futuh al-Buldan, Beyrut, 1866.<br />
Michael the Syrian, Chronique, cilt III, s. 121.<br />
Walter Kaegi, Byzantium and the Early Islamic Conquests, Cambridge University Press, 1992.</p>

<p><strong>Saygılarımla,<br />
Alper ESKİKILIÇ<br />
KMBP GRUP SORUMLUSU</strong></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/atesin-golgesinde-maras-kizil-gokyuzunde-germanikeia-savasi-m-s-792/2342/</link>
<pubDate>Fri, 12 Dec 2025 17:43:53 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>TRT, Müziği Önemseme Misyonundan Vaz mı Geçiyor?</title>
<description><![CDATA[<p><strong>“Nedir bu çektiğim senden<br />
Gönül derdin hiç bitmiyor<br />
Yediğin darbelere bak<br />
Bu da mı sana yetmiyor gönül</strong></p>

<p><strong>Her çiçekten bal alırsın<br />
Her gördüğünle kalırsın<br />
Sen kendini ne sanırsın<br />
Belki bir gün uslanırsın gönül</strong></p>

<p><strong>Dünya sana kalır sanma<br />
Geleceği dünden sorma<br />
Her gün gördüğün rüyayı<br />
Aldanıp da hayra yorma gönül</strong></p>

<p><strong>Uslan artık deli gönül<br />
Bak gelip geçiyor ömür<br />
Uslan artık deli, divane gönül”</strong></p>

<p>Satırları okurken kulağınızda Zerrin Özer’in sesinin çınladığını hissediyor gibiyim. Biliyor musunuz bu güzelim şarkı bir zamanlar TRT’de yasaklı idi? Sözü ve müziği Orhan Gencebay’a ait olan bu şarkı ilk kez 70’li yıllarda Zerrin Özer’in yeniden yorumlamasıyla birlikte yer almıştı TRT ekranlarında. Ve şarkıyla birlikte ülkemizin en kıymetli sanatçılarından biri olan Orhan Gencebay’ın ismi de ilk defa TRT ekranlarında görünür olmuştu. İsminin bile görünmesi o yılların TRT’si için devrim gibi bir şeydi. Yasaklı sanatçılardı çünkü onlar. Çünkü onlar <strong>‘arabeskçi’</strong>ydi. Ve o dönemin mantığına göre halkı karamsarlığa iten müzikler yapıyordu bu arabeskçi yaftası yapıştırılan sanatçılar. Ne kadar büyük bir bağlama virtüözü olduğunun, bağlamanın tellerini nasıl titrettiğinin hiçbir önemi yoktu Türkiye’nin tek televizyonu TRT’ye göre. Onlar arabeskçiydi ve TRT ekranlarında yerleri yoktu. Peki o dönemde bu güzelim şarkılar birtakım gerekçelerle TRT denetiminin kıyımına uğrarken şimdilerde TRT’de yayınlanan bir dizide ekranlarda yer alan ve duyunca kulaklarıma inanamadığım bir şarkının sözlerini paylaşayım sizlerle…</p>

<p><strong>“Benim herif pirzola biftek, kaymaklı ekmek<br />
Güllaç, revani, barbunya pilaki, ye ye ye doyamazsın<br />
Benim kocam kıymalı börek, portakallı çizkek<br />
Çikolata pankek, ye ye ye doyamazsın</strong></p>

<p><strong>Benim herif Türk kahvesi gibi her yerde hatırı sevilir sayılır<br />
Benim kocam tam bir agadır, gözü çok karadır, herkes bayılır”</strong></p>

<p>Aslında yazımı burada noktalayabilirim elbette. Bu iki şarkı arasındaki uçurum, benim söyleyeceklerimden çok daha fazlasını anlatıyor sizlere ama devam etmek istiyorum. Zira TRT’nin dönüşümü üzerine birkaç kelam etmek istiyorum. Dönüşüm derken de olumsuz bir durumdan söz etmiyorum aslına bakarsanız. Aksine olması gereken, önemli bir değişimden dönüşümden söz ediyorum. <strong>Ancak kantarın topuzu da kaçıyorsa yazmamak, söylememek, konuşmamak olmuyor haliyle…</strong></p>

<p>Neden yukarıda bahsettiğim “Benim herif” şarkısının (!) karşısına Orhan Gencebay eserini koyduğumu da belirtmiş olayım böylelikle. Çünkü arabesk şarkı furyasının ve şarkıcıların TRT’de yasaklı olduğu dönemin merkezindeki isimdi Orhan Gencebay. Dönemin Türkiye’sinin sosyolojik geçiş süreci, müzik ve dolayısıyla Orhan Gencebay üzerinden inşa ediliyordu kültürel açıdan. Üzerine birkaç kelam etmek istiyorum ben de.     </p>

<p>Öncelikle yazının girişinde de bahsetmiş olduğum Zerrin Özer’in yeniden yorumlayarak sözü ve müziği Orhan Gencebay’a ait olan <strong>“Gönül”</strong> şarkısını TRT ekranlarına ilk kez taşıması hususundan söz edeyim Özer’in kendi ifadeleriyle. Aslında o yıllar için <strong>“Olağanüstü operacı olmak istiyorum. Tek istediğim o”</strong> diyen ve yurt dışına açılmak isteyen bir sanatçıdır Zerrin Özer. Ama hayat bambaşka bir yol çizer ona. Bir gün Çiğdem Talu, Melih Kibar ve Esin Engin tarafından “Gönül” şarkısını seslendirmesi istense de kendisinden, o karşı çıkar bu duruma. <strong>“Katiyen arabesk falan dinlemiyorum. Ben pop, caz söylüyorum. Katiyen ben okumam dedim”</strong> diyor. Bakıyorlar ki olacak gibi değil bunun üzerine Talu, Kibar ve Engin <strong>“Bizim için söyle, biz dinleyelim bari” </strong>diyorlar. O süreci şöyle anlatıyor Zerrin Özer, <strong>“Tabii ki şarkıyı Gönüüüül gırtlak nağmesi var ya, ben ortayı dümdüz okudum. Çok Batı normlarında okudum. Sonra bitti. Ben bir bakarım ki onu çıkardılar. Ben onu okumasam ne köşeyi dönerdim ne bir şey olurdu…  Böyle de bitmedi tabii. Bu şarkı çıktıktan sonra sayın İzzet Öz ilk televizyonda beni verdi böyle Gönül’ü söylüyorum. Çünkü ‘Denetim’ (TRT’nin denetleme kurulu) demiş ki bu bir arabesk. Ve arabeskten nasıl nefret ediyor TRT o zaman anlatamam. Ya bu arabesk fakat bu kızın hakkını nasıl yiyelim demişler. Bütün o melodisi çok alaturka ve Arap ezgileri gibi olan yerde o kadar Batı normlarında okumuş ki ve aranje de o kadar Batı olmuş ki bunu geçirmek zorundayız demişler. Ve ben bunu televizyonda, TRT’de söylerken gözleri dolu dolu beni aradı (Orhan Gencebay) dedi ki, ‘Zerrin ilk defa ismimi görüyorum TRT’de.’ Canım Orhan abicim… Denetim olduğu zaman diyelim ki 12 şarkı var Long Play’de, 6 tanesi, 5 tanesi geçse birbirimize partiler yapardık. O kadar kıymetliydi denetim. Şimdi ne hallere geldi tabii o ayrı konu. O da çok berbat, bu da çok berbat iki uç.” </strong>    </p>

<p>Evet Orhan Gencebay ve diğer arabesk müzik sanatçıları yasaklıydı TRT’de o yıllarda. Sebep neydi? Birçok sebep vardı aslına bakarsanız dönemin kurumsal yapısına göre. Bunlardan bir tanesi de <strong>arabesk müziğine Arap müziği olarak bakılmasıydı.</strong> Ancak bunu birçok müzik araştırmacısı ve icracısının ortaya koyduğu bilgiye dayanarak söylüyorum ki, <strong>Gencebay’ın müzik tarzı bir Arap müziği değildi.</strong> <strong>“Müzik Sosyolojisi”,</strong> <strong>“Musiki İnkılabının Sosyolojisi”</strong> ve <strong>“Müziği Boğan Gürültü”</strong> gibi çok sayıda bilimsel kitaplara imza atan <strong>Güneş Ayas</strong> da <strong>“bir Arap müziği olarak damgalanan Arabesk müziğin” icracılarının kullandıkları birinci çalgı olan bağlamanın Arap dünyasında çalınmadığını kaydeder.</strong> Ancak buna rağmen Orhan Gencebay’ın, Arap dünyasında yer almayan bağlamanın virtüözü olduğunun, Müslüm Gürses’in bağlama çalıp halk müziği icra ederek müziğe adım attığının, Ferdi Tayfur’un bestelerini bağlamayla yaptığının altını çizer ve <strong>“neredeyse hepsinin kökeninde bir Türk halk müziği geçmişi vardır”</strong> der. Bununla birlikte arabesk orkestralarında yer alan saz icracılarının çoğunun Türk halk müziği ya da Türk sanat müziği sanatçıları olduklarını vurgular. Dolayısıyla <strong>Orhan Gencebay’ın icra ettiği müzik yapısının en önemli özelliği; Türk sanat müziği ve Türk halk müziğinin (Türk müziği), bunların yanı sıra da Batı müziğinin izlerini taşıyan melez bir yapıya sahip olmasıdır.</strong></p>

<p>Orhan Gencebay’a göre bu yaftayı yemelerinin nedeni, müzikte farklılığa imza atmış olmaları ve tarzda değişikliğe gitmeleri. <strong>“…zengin bir icraydı. O zamana dek duyulmuş bir tarz değildi. Onun için de büyük ilgi gördü” </strong>diyor ve şöyle devam ediyor Gencebay,<strong> “İşte arabesk denen türün zengin oluşu o zamana kadar devam eden geleneksel yapının dışına çıkan bir icra olma dolayısıylaydı. Halkın istediği o zengin duyumdu. Halk değişiklik istiyordu… Suat Sayın’ın şöhret olduğu yıllarda <em>Deryada Bir Salım Yok</em> çıkınca, Sayın’ın şarkısını Arap’tan aldığını ortaya koydukları için, benim yaptığım çalışma da bir yerde zengin bir çalışma olduğu için aynı damgayı ben de yedim.” </strong></p>

<p>Yine Orhan Gencebay’la müzik bilimi açısından oldukça kapsamlı bir çalışma gerçekleştirilmiş olan <strong>“<em>Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski</em>”</strong> kitabını kaleme alan Meral Özbek de kitabında <strong>“Arap müziği adı verilen Orhan Gencebay arabeski de Arap müziği değildir”</strong> ifadelerine yer veriyor. Dolayısıyla özelde Orhan Gencebay üzerinden belirlenmiş olan ve arabesk olarak adlandırılan bu müzik tarzı, özünde Türk müziğinin kurallarını kapsar. Ancak Orhan Gencebay müziği 1968-70 yıllarında bir de <strong>“gecekondu”</strong> ve <strong>“minibüs”</strong> müziği olarak damgalanır. Bunun nedeni ise yüzünü modernleşmeye dönmüş ve farklı yöresel geleneklere sahip insanların bu müzik tarzını sahiplenmesidir.</p>

<p>Fakat halk tarafından kabul gören ve kucaklanan arabesk müzik tarzına, TRT beklenen şefkati göstermez ve kapılarını, ekranlarını kapatır hem şarkılara hem de şarkıcılara. 1970’li yılların başında bir müzik icra alanı olarak TRT kurumu yayınlanacak tüm müziklerin kuruldan onay alması zorunluluğunu getirerek <strong>“Müzik Denetleme Kurulu”</strong>nu hayata geçirir. Kurulun kriterlerine uymayan hiçbir müzik eseri yayınlanmaz, ki bu durum özellikle popüler müzik için geçerlidir. <strong>TRT’nin Anadolu Pop’a olan tavırlı yaklaşımının nedeni halk müziğinin yozlaştırılma endişesidir.</strong> Ancak TRT’nin denetiminden geçmeyen bu müzik türüne gazinolar, gecekondu semtleri ve kenar mahalleler kapılarını açmıştır.</p>

<p>O dönem TRT, resmi yayın politikasına göre arabesk müzik yayınlarına yer vermediği için Orhan Gencebay, TRT’nin bu tutumunu 15 Mart 2021 tarihinde yayınlanmış olan mülakatında <strong>“Kalıplaşmış fikirler müziğimizde gelişmeyi engelledi. İşte ben buna isyan ettim” </strong>sözleriyle değerlendirir ve <strong>Türk müziğini bozduğu gerekçesiyle idamının dahi istendiğini belirtir. </strong>Duyduğunuzda tüyleriniz diken diken oluyor değil mi? Her dönemde hırsızlık, arsızlık, yolsuzluk kol gezerken bir müzik adamının idamını istemek… Bilemiyorum ne desem? Ama Orhan Gencebay diyor ki, <strong>“Ortaya koyduğum özgün çalışmalarımdan dolayı müzik dünyasında beni dışlayanlar da oldu. Hatta 1973 yılında bir panelde ‘Türk müziğini bozuyorsun’ diye idamımı bile isteyenler oldu. Ben de ‘Müziğimizi ben değil, bozsa bozsa Batı müziği bozmuştur, asıl sizin bu geri kalmış fikirlerinizin idam edilmesi gerekir’ dedim. Çok haksız bir suçlamaydı.”</strong></p>

<p>Biraz önce de bahsettiğimiz üzere piyasa, gazinolar ve yayıncılık görevi olan Polis Radyosu, yayınlarında arabesk müziğe yer verirler. Gülay Karşıcı, 10-11 Ekim 1980 tarihinde yapılan 1. Hafif Türk Müziği Özel Danışma Kurulu Toplantısı’nın amacına ve kurumun müzik politikasına dair şunları aktarır: <strong>“Toplantının açılış konuşmasında yer alan şu tümce kurumun müzik yayınlarındaki genel politikası açısından belirleyicidir: “Müzik, TRT’nin en önem verdiği bir yayın türüdür. Hatta TRT uzun yıllar müzik yayınlarının ötesinde müziğe bir yön verme, önderlik etme görevini de üstlenmiş bulunmaktadır.”</strong></p>

<p>Burada <strong>“Müzik, TRT’nin en önem verdiği yayın türüdür”</strong> ifadesine dikkatinizi çekmek istiyorum. Müziğe önderlik etme iddiası şahane bir şey gerçekten. Sadece müzik de değil üstelik. Bir misyon edinmek ve kendine vazife çıkarmak elbette bir devlet televizyonuna yakışır ve olması gereken de bir şeydir aynı zamanda. <strong>Ancak sayın Gencebay’ın eserlerinin kalitesi ortada iken ve bir zamanlar yasaklanırken, aynı kurum acaba yıllar sonra bu misyonundan vaz mı geçti? Şimdi müziği önem verdiği bir yayın türü olarak görmüyor ya da müzikte önderlik etme vasfını artık üstlenmiyor mu? Zira TRT ekranlarından duyduğum <em>“Benim herif pirzola biftek, kaymaklı ekmek/ Güllaç, revani, barbunya pilaki, ye ye ye doyamazsın”</em> ifadeleri benim aklımı ziyadesiyle karıştırıyor. Ve ailecek izlenen bir devlet televizyonu ekranlarından bu gibi şarkıların dizilere sıkıştırılmasından bir vatandaş olarak hicap duyuyorum.</strong></p>

<p>Şimdi bu, kaliteden yoksun sözlerle oluşturulan ve adına şarkı denerek piyasaya sürülen şeyleri kolayca ekranlarda yayınlayan TRT, o zamanlar sırf <strong>“Arap müziği”,</strong> <strong>“minibüs müziği”</strong> yahut da <strong>“karamsar müzik”</strong> gerekçeleriyle arabesk sanatçılarına yer vermezken, o müzik türü ne tür zorluklar içerisinden yükselerek şu an ekranlarda, radyolarda ve artık her türlü platformda hak ettiği yeri almış devam edelim isterseniz süreci anlatmaya…</p>

<p><strong>TRT, Orhan Gencebay’ı 1980 yılında sürpriz bir şekilde lütfederek “Yarabbim” isimli şarkısıyla “yılbaşı programı” için televizyon ekranına çıkarır. Bu durum yılbaşı ve bayramlar gibi özel günlerde ismi arabesk müzikle anılan sanatçıların TRT’nin ekranlarına konuk olarak çıkabilmesinin de miladı olur tabii. Ancak bu bir başlangıç olsa da arabesk müzik sanatçıları genellikle ünlü oldukları arabesk eserleri seslendirmekten ziyade Türk sanat müziği ve Türk halk müziği eserleri okurlar. Yani aslında yine kendilerini icra edemezler.</strong> O dönem 1987 yılında “Helal Olsun” isimli kasetiyle birlikte arabeske başlayan Zeki Müren de yılbaşı programlarında ekrana çıkan sanatçılar arasında yer alırken, arabeskle ismi örtüşen isimlerden biri olan İbrahim Tatlıses de 1990 yılının Kurban Bayramı gecesi TRT halk müziği repertuarından uzun hava seslendirir.</p>

<p>Siyasetin de arabeske olan yaklaşımı, müziğe destek verir tabii. Özellikle Turgut Özal ve ailesinin arabesk sanatçılarıyla yakın ilişki içerisinde olması, ki Hülya Koçyiğit’in kızı Gülşah Koçyiğit’in nişan töreninde Özal’ın Orhan Gencebay ile dostane sohbeti bu anlamda dikkat çeker. Özal’ın Gencebay’la olan bu yakın sohbeti basına <strong>“Arabeske Başbakan düzeyinde destek”</strong> başlığıyla yansır.</p>

<p>Bayram Bilge Tokel, 1980’li yıllarda Turgut Özal’ın Türkiye’yi şarkılı-türkülü seçim kampanyalarıyla daha yakından tanıştırdığını kaydeder. Hatta şarkılı-türkülü seçim kampanyalarını “seçimlerin alamet-i farikası” olarak değerlendirir. Bununla birlikte müzik ile siyaset ilişkisinin siyasi parti seçimlerine de yansıdığını ve “öncülüğü ANAP’a ait olan bu yeni uygulama” için popüler müzikten faydalanıldığını, böylelikle mitinglerin konser havasında gerçekleştirildiğini söyler. Ayrıca <strong>ANAP, “Seni Sevmeyen Ölsün” isimli 1987-88 yıllarının en popüler arabesk şarkısını, 1988 seçimlerinin kampanya müziği yapar. Bunları yaparken bir yandan da medyayı kullanarak popüler bir figür olmayı başarır. Karısının elinden tutup İbrahim Tatlıses dinleyen, seçim sonrasında sonuçları arabasında takip ederken ‘Semra bir kaset koy!’ diyerek keyifli olduğu imâsını veren Özal, TRT’nin yasaklamış olduğu müziklerden zevk aldığını söylemekten çekinmez.</strong></p>

<p>Bütün bu olaylar, TRT’nin her ne kadar arabeski dışlasa da kayıtsız kalamayacağı günlerin habercisidir. Yani aslında kurumdaki değişim bizzat kurum yöneticilerinin arzusuyla değil de zaruri dış etkenlerden kaynaklanıyor diyebiliriz.</p>

<p>Arabeskin içinde bulunduğu bu enteresan sürece, bir de ilerleyen süreçte Neşe Karaböcek’in tebessüm ettiren ve <strong>“acılı kebaba”</strong> benzeteceği <strong>“acılı-acısız arabesk”</strong> tartışmaları eklenmez mi? <strong>“İzahı olmayan şeylerin mizahı olur” </strong>derler ya o cinsten… Neşe hanıma arabesk müziğiyle alakalı “acılı kebap” benzetmesi yaptıracak ortam nasıl gelişti dersiniz? Devam edelim anlatmaya…</p>

<p>Hükümetle TRT’nin arabeske yakınlaşmasının doruk noktası, Şubat 1989’da İstanbul’da, zamanın Kültür ve Turizm Bakanı Tınaz Titiz’in organize ettiği Birinci Müzik Kongresi sırasında yaşanır. Hani arabesk şarkılar halkı karamsarlığa itiyordur ya onlara göre, o yüzden kongrenin sonucu da güya insanlara keder ve acı vermeyecek olan <strong>‘Acısız Arabesk’</strong>in desteklenmesi yönünde olur. Maksat, acı veren arabeskin acılarını almak ve acısız bir arabeski piyasaya sürmektir. <strong>Kongreyle ilgili, haftalık <em>Hafta Sonu </em>gazetesinde çıkan bir yazıya göre TRT, sözleri kaderci olmayan müziği ‘tanımaya’ hazırdır.</strong> Bu yeni tip arabeskin ilk örneği, <strong>Hakkı Bulut</strong>’un söylediği, Batı tarzı hafif müzik bestecisi <strong>Esin Engin</strong>’in bestelediği <strong>‘Sevenler Kıskanır’</strong> adlı şarkıdır. Bu parçayı içeren kasetinin yoğun reklamı yapılmasına ve Hakkı Bulut’un Taksim Meydanı’ndaki Atatürk Kültür Merkezi’nde şarkıyı seslendirmesine rağmen bu ilk deneyim, ticari bir fiyaskoyla sonuçlanır.</p>

<p>Ahh ahh… <strong>“Ne uğraştınız şu arabeskle” diye haykırası geliyor insanın içinden derin bir “off” çekerek.</strong> İnsan yazarken ve düşünürken bile yoruluyor o dönemde yaşananları. Bizzat verilen mücadeleleri ve yaşanan sıkıntıları düşünemiyorum doğrusu…  </p>

<p>Prof. Dr. Nazife Güngör de arabesk şarkıların “acı ve keder içermek gibi bir zorunlulukları” olmadığının altını çizerek yukarıdaki uygulanan stratejiyi bir “yanılgı” olarak değerlendirir. Zira arabesk şarkıların keder ve acı içerikli olmasının yanında mutluluk ve umut içerikli olanları da vardır. <strong>Zaten Hakkı Bulut’un söylediği ve “acısız arabesk” için bahsi geçen şarkının da mesajlarının acıya ve üzüntüye kapalı olduğu söylenemez ki, şarkının teması “kıskançlık”tır.</strong> Dolayısıyla acı ve kederden arındırılmış bir alternatif olarak arabesk müziğin karşısında konumlandırılan Hakkı Bulut’un “Seven Kıskanır” şarkısı, aslında yine içinde acıyı barındıran bir şarkıdır. Bu durum hem sanatçıya hem de sanatçının çabasına ve sanat eserine doğrudan politikanın etkisini gösterir ki <strong>arabesk, dönemin yöneticilerinin elinde ne yapılacağına bir türlü karar verilemeyen bir oyuncak, bir oyun hamuru gibidir adeta. Çünkü “Acısız” diye ortaya atılan şarkı da acıdan yoksun değildir. Şöyle bir düşünüyorum da hani Sezen Aksu şarkısının birinde diyor ya, “Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir” diye… O dönemin TRT’si duymasın ama acısız şarkı, türkü, şiir sanat mıdır gerçekten? Hangi sanat dalı yahut sanatı da geçtim hangi insan acıdan geçmemiş de tam olmuş, hamlıktan kurtulabilmiş bilemiyorum gerçekten. Yani arabeski yasaklama gerekçelerinden biri olan “kederci”, “kaderci” ve “acılı” mazeretleri, içi doldurulmak için epeyce çaba harcanan ama elle tutulur hiçbir gerekçeyle içi doldurulamayan bahaneler olarak karşımızda öylece kalakalmıştır.   </strong></p>

<p><strong>Peki bu acısız arabesk olayıyla ilgili Orhan Gencebay ne söylüyor dersiniz? </strong>Bakın sanatçı bu konuyla ilgili ne diyor,<strong> “Acısız arabesk bir kere bana çok komik geliyor. Müzikte hep olay olur. Sevinç de dramatik de. Hüzün, halk ve sanat müziğimizde de var. Dinlemedik ama devlet arabeskinin de farklı bir şey olacağını sanmıyoruz.”</strong></p>

<p><strong>Tıpkı Orhan Gencebay gibi radyo sanatçılığı (TRT) geçmişi olan ama piyasaya yönelen Neşe Karaböcek de konuyu bahsettiğim üzere Adana kebabına benzeterek, “Acılı acısız tartışması ile müziği Adana kebabına döndürdüler. Ben devletin müziğe müdahale etmeye kalkışmasını yanlış buluyorum. Hem de ülkemizde resmi organların uğraşması gereken o kadar çok problem varken. Bıraksınlar müzikle müzisyenler uğraşsınlar” diyor.</strong> Çok da doğru söylüyor zannımca.</p>

<p>Nitekim Orhan Gencebay da bir zamanlar radyoda yani TRT’de görev yaptığının altını <strong>“ben bir zaman TRT’nin içinde görev yapmış bir adamdım. Çok iyi biliyordum onları, onun için kendi yaptığımdan son derece emindim”</strong> ifadeleriyle çizer. Dolayısıyla TRT içindeki <strong>“katı kurallar”</strong>a zaman zaman değinen Orhan Gencebay, BBC Türkçe radyosuna verdiği mülakatta kullandığı <strong>“mesele katı kurallardan kaynaklanıyor”</strong> diyerek arabesk müzik tarzının katı kurallar nedeniyle ortaya çıktığını özellikle vurgulayarak şunları söyler: <strong>“TRT’nin içerisinde alışılagelmiş bir söyleme biçimi var, belirli kalıplar var, o kalıpların içinde söylüyor herkes ve o kalıpların dışına çıkıldığı zaman reddediliyor. Bence insan yapısındaki farklılıklar, değişiklikleri oluşturur. Mesela her insanın hançere yapısı, gırtlak yapısı farklıdır, bu gırtlak yapısının farklılığı yorum farklılığı getirir. TRT bunu kabul etmiyor. Israrla böyle okuyacaksın diyor. Hâlbuki bıraksa sanatçıyı kendi haline, dese ki notası bu, parça budur, artık sen gırtlağının getirdiği yapının farklılığıyla yorum yap... TRT’nin görevi iki tane Halk Müziği ve Sanat Müziği olduğu için tür olarak; ikisini de ayrı ayrı olarak konuşmak gerekir tabii. Ama ne olursa olsun her ikisinde de onların kabullenmiş olduğu bir tarz var; bir belirginlik var. O belirginliğin dışına çıkıldığı zaman TRT reddediyor. Ben de bu belirginliğin onlar tarafından konulmuş çok katı bir kural olduğunu, hançere yapısının farklılığından gelen yorumlara açık olmaları gerektiğini söylüyorum. Sadece TRT bünyesinde, o katı kurallar içinde değerlendirmeyelim, olayı. Sanat müziği de şekil değiştirmektedir. Onun için o eski üretenler, o iyi üretenler zamana uyamamaktadır, diyebiliyorum. Eski formlar değişmeye başlamıştır; ama daha oturmuş bir durum yoktur. Arabesk denen tür, hepsinin arasında bir köprü görevi yapmaktadır.”</strong></p>

<p>Gencebay’ın “katı kurallar” olarak bahsettiği şeye işaret eden Nermin Kaygusuz da TRT’nin kemençe sanatçısı Cüneyd Orhon’u anlattığı bir makalesinde Orhon’un <strong>“Türk müziğinin tutucu kesiminden aldığı bütün tepkilere rağmen” </strong>bir popüler müzik eseri olan Barış Manço’nun <strong>“Dağlar Dağlar”</strong> şarkısına hem kemençe çaldığını hem de şarkının notalarını yazdığından şöyle bahseder: <strong>“Cüneyd Orhon büyük bir cesaretle kemençeyi gitarla beraber bir hafif Türk müziği (isterseniz şimdilerdeki söylemle Türk pop müziği diyelim) parçasında ilk kez kullanmıştır büyük bir cesaretle. Çünkü o zamanlar Türk müziği dünyasında Türk müziği - Batı müziği kutuplaşması zirvedeydi. Bir Türk müziği çalgısının Batı müziği enstrümanlarıyla ve Batı müziği formatıyla kullanılması kabul edilir gibi değildi. Bu şarkı hemen hepinizin hatırlayacağı Barış Manço’nun ünlü “Dağlar Dağlar”ıdır… Daha sonra Cüneyd Orhon, Barış Manço’ya bu plakta eşlik etti ve belki de Türk müziği dinleyicileri ilk kez kemençeyle bu kadar yakından tanışmış oldular. Yaklaşık 200 yıldır Türk sanat müziği gruplarında esas çalgılarından biri olan kemençe toplumda çok fazla bilinmiyordu. Bu büyülü sesli çalgıyı Cüneyd Orhon, Türk müziğinin tutucu kesiminden aldığı bütün tepkilere rağmen, büyük ileri görüşlülüğü ve cesaretiyle kitlelere ulaştırmış oldu. Şu işe bakın ki hemen kimse “Dağlar Dağlar”ı bu kadar ünlü yapan ve sevdiren nağmeleri Cüneyd Orhon’un notaya aldığını ve çaldığını bilmez. O şimdilerde “sanatçı” diye geçinen birçok magazin kuklasının aksine isminden söz ettirmeyi hiç düşünmedi ve yaptığı işin hazzıyla yetinmeyi tercih etti.”</strong></p>

<p>Görüldüğü üzere zamanında sadece arabesk değil pop müziğinde de TRT’nin katı kurallarını bariz bir şekilde görmek mümkün. Ancak yenilikçi ve yaptığı işin ehemmiyetine inanan hatta TRT’nin içindeki sanatçılara rağmen yine TRT içinden çıkan vizyoner sanatçılar sayesinde bugün birçok güzel eserleri dinleyebiliyoruz. Bu değişim, dönüşüm ve artık TRT’nin kabuğunu kırmış ve yeniliklere açık bir kurum haline gelmiş olması elbette takdire şayan. <strong>Ancak bir yanda sanat için verilen ve “rağmen”lerle yükselerek hak ettiği yeri bulan kıymetli bir mücadele dururken, olay</strong> <em>“<strong>Benim herif pirzola biftek, kaymaklı ekmek/ Güllaç, revani, barbunya pilaki, ye ye ye doyamazsın”</strong></em><strong>a kadar gelmemeliydi. </strong></p>

<p><strong>Midemiz bulanıyor...</strong></p>
]]></description>
<author>Narin Demirci</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/narin-demirci/trt-muzigi-onemseme-misyonundan-vaz-mi-geciyor/2341/</link>
<pubDate>Sun, 07 Dec 2025 23:17:04 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Cumhuriyet&amp;#39;i Benimsemek!</title>
<description><![CDATA[<p>Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN: “Efendiler yarın cumhuriyeti ilan ediyoruz” demesinin üzerinden 102 yıl geçti. Ama ülkemizde cumhuriyete direnen, cumhuriyete karşı çıkan, cumhuriyeti kullanan, cumhuriyetçi geçinen ve bir de cumhuriyeti benimseyen gruplar var.</p>

<p>Osmanlı Devleti’nin bütün kurumları ile yıprandığı ve yoğun bir işgale uğradığı “milli bağımsızlık” ve “milli egemenliğe” ihtiyacı olduğu bir döneme girilmişti. Türk tarihinde, devletleri kuranlar hep askerler olmuştur. Askerlerin temelini oluşturmadığı gelmiş geçmiş bir Türk Devleti yoktur.</p>

<p>Osmanlıyı ve hükümdarları öcü olarak göstermek bu milletin sine-i vicdanına nasıl ihanet ise Atatürk ve cumhuriyeti mabed-i azam gibi görmek ise bir o kadar gaflettir. Kraldan çok kralcı olmanın bir manası yok. Atatürk yaşasaydı kendisini kullanmak isteyenleri hiçbir makamda bırakmazdı diye düşünüyorum. Cumhuriyeti ilan etmek ve kazanımlarını benimsemek elbette kolay olmamış. Devrimler döneminde kırılmalar, yanlışlar mutlaka olmuştur. Yenidünya düzeninde monarşi ile devam etmek sakıncalı bir hal almış ki; Bizzat hükümdarlar öncülüğünde Tanzimat ve Meşrutiyet dönemi başlatıldı.</p>

<p>Cumhuriyetin ilanı da birdenbire olan bir şey değildir. Cumhuriyetin temelleri Osmanlı devletinde atılmaya başladı. Kurtuluş savaşı yıllarında söz ve icraatlar ile kendini gösterdi. Osmanlı yönetiminin işgallere direnememesi, otoritenin kaybedilmesi Anadolu’nun dört bir köşesinde çoban ateşi gibi yanan güçleri birleştirdi. Bu güçleri birleştiren komutan şüphesiz Mustafa Kemal’den başkası değildi.</p>

<p>Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’ da Samsun’da başlattığı milli mücadele Lozan ‘da son buldu. Amasya genelgesinde “milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” derken üstü kapalı cumhuriyetten bahsediyordu. Erzurum kongresinde” irade-i milliyeyi hâkim kılmak esastır” maddesi ile açıkça yeni bir rejim dillendiriliyordu. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurulması ve çalışmaları 1920 de Büyük Millet Meclisi’nin açılması nihayetinde saltanatın kaldırılması ile çocuk dünyaya gelmişti. Geriye sadece adının konması kalıyordu.</p>

<p>Bizlere düşen en büyük sorumluluk Cumhuriyete ve kazanımlarına sahip çıkmaktır. Biz buralara kolay gelmedik ipten döndük. Bağımsızlığa inanan bu milletin azim ve gayreti bizlere buralara getirdi.</p>

<p>Bu toprakların kutsiyeti için dış güçler ve içerdeki kirli ellere bu vatanı taksim ettirmemek için sesiz sedasız nice kahramanlar toprağa düşmedi mi? Bu topraklarda şucu-bucu kavgası çıkartıp aramıza nifak tohumları ekmek isteyenlere pirim vermeyelim. Devletlerin adları değişebilir ama Türk Milleti ebedi kalacaktır.</p>

<p>Bugün yataklarımızda rahat uyuyorsak bunu kahramanlara borçluyuz. Genç nesilleri milli ve manevi duygulardan mahrum yetiştiriyoruz. İstiklal marşımız okunurken playback yapan bir nesil yetişsin istemiyoruz. Tarihini, kültürünü, bilen bir nesil… Tıpkı Asım’ın nesli gibi. Başta şehitlerimiz ve gazilerimiz olmak üzere bu vatanı bizlere emanet eden Gazi Mustafa Kemal’i, silah arkadaşlarını cefakâr Anadolu kahramanlarını rahmetle anıyorum.</p>
]]></description>
<author>Hacı Bilal Şen</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/haci-bilal-sen/cumhuriyeti-benimsemek/2340/</link>
<pubDate>Mon, 27 Oct 2025 13:47:33 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Hududun Sessiz Nöbetçileri: Maraş&amp;#39;ın Fethi ve İslam&amp;#39;ın Bizans Karşısındaki Uç Karakoluna Dönüşü - M.S. 637</title>
<description><![CDATA[<p><strong>Yıl 637…</strong><br />
Doğu Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırları, İslam ordularının fırtına gibi esen fetihleriyle sarsılmıştı. Kudüs düşmüş, Şam alınmış, Antakya kapıları zorlanmaya başlamıştı. Bizans İmparatoru Herakleios, Toros Dağları’nın ardındaki son kaleleri ayakta tutmak için çırpınıyordu. Çünkü bu kaleler düşerse, Bizans’ın Anadolu içlerindeki güvenlik hattı tamamen çökecekti. O kalelerden biri, Torosların güney eteğinde, bereketli ovasıyla ünlü bir şehir olan <strong>Mar’aş </strong>idi.<br />
Maraş, Bizans’ın doğu sınırındaki en önemli karakol şehriydi. Toros geçitlerini tutan bu şehir, Anadolu’dan Suriye’ye açılan yolun tam kilidiydi. Surlarının gölgesinde, Bizans garnizonu ile yerli halk birlikte yaşıyor, çevredeki köylerden getirilen ürünler burada toplanıyor ve ordulara dağıtılıyordu. Şehrin valisi, günlerdir süren haberleşmelerden sonra halkı toplayarak, “Bu şehir düşerse Antakya da düşer. Burası Bizans’ın kalkanıdır!” diye haykırmıştı.<br />
Fakat güneydeki Suriye topraklarında bambaşka bir hazırlık vardı. Şam’da, İslam ordularının büyük komutanı Ebu Ubeyde bin Cerrah, Bizans’ın bu kritik karakolunu almak için Habib bin Mesleme el-Fihri’yi görevlendirmişti. Habib, dağlık arazilerde savaşmayı iyi bilen, gözü pek bir komutandı. Yanına deneyimli birliklerini alarak yola çıktı. Torosların dar ve sarp geçitlerinden sessizce ilerleyen Müslüman askerler, bahar erimelerinin başladığı bir mevsimde, Maraş ovasına ulaştı.<br />
Maraş surlarının önüne geldiklerinde Bizans bayraklarının surlarda dalgalandığını gördüler. Habib, atının üzerinde doğrulup askerlerine seslendi:<br />
“Bu şehir alınmadıkça Rum diyarına giremeyiz. Burası onların kalkanı, bizim kapımızdır. Allah (c.c.) izniyle bu kalkanı kıracağız!”<br />
Şehrin güçlü surları karşısında kuşatma günlerce sürdü. Müslümanlar mancınıklarla surlara taşlar fırlattı, gece gündüz baskınlar düzenledi. Bizans askerleri ise yağmur altında, surların tepesinde direniş gösterdi. Günler geçtikçe kamp alanları çamura döndü, çevredeki dereler taştı. Her iki taraf da yorgun düşmeye başlamıştı. Ancak Bizans garnizonunun morali, ağır vergiler ve iç çekişmeler yüzünden kırılgandı. Özellikle şehirde yaşayan Ermeni ve Süryani halk, Bizans idaresinden memnun değildi.<br />
Bir gece, şehirdeki tüccarlardan biri gizlice Müslüman orduya ulaştı. Habib bin Mesleme ile görüşerek, kuzey kapısında görev yapan Bizans birliğinin moralinin bozuk olduğunu ve saldırı anında kapıyı açabileceklerini söyledi. Habib bu fırsatı değerlendirdi.</p>

<p><img alt="" src="https://www.marasnews.com/images/WhatsApp%20Image%202025-09-18%20at%2016_09_16.jpeg" style="width: 650px; height: 440px;" /></p>

<p>Gökyüzü zifiri karanlıktı, yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Fırtına, sur taşlarının arasında uğuldayarak dolaşıyor, rüzgarın sesi çığlıklar gibi yankılanıyordu. Müslüman askerler sessizce kuzey kapısına yöneldi. Şehirdeki Bizans muhafızları yağmurdan korunmak için siperlerine çekilmiş, nöbet gevşemişti. Tam o sırada, içeriden kapının ağır sürgüsü yavaşça çekildi. Gıcırtı, rüzgarın uğultusuna karıştı. Bir anda kapı aralandı ve Habib’in askerleri yıldırım gibi içeri daldı.<br />
Dar sokaklarda çetin bir çarpışma başladı. Şehrin taş duvarları arasında kılıç sesleri yankılanıyor, fenerlerin ışığında gölgeler birbirine karışıyordu. Surların tepesindeki Bizans askerleri neye uğradıklarını anlayamadan paniğe kapıldı. Şafak vakti geldiğinde Maraş artık Müslümanların elindeydi. Şehrin en büyük kilisesi, sabah namazı için mescide dönüştürüldü. Habib bin Mesleme, surların gölgesinde halkı toplayarak halka zulmedilmeyeceğine, şehirde adaletin tesis edileceğine dair söz verdi.<br />
Bu fetihle birlikte Maraş, artık bir sınır şehri değil, İslam dünyasının Bizans karşısındaki<strong> “uç karakolu/ribat şehri”</strong> oldu. Zafer haberi merkeze ulaştırıldığında,  Habib’e bir mektup gönderildi. Bu mektupta şu ifadeler vardı:<br />
“Ey Habib, sen ve askerlerin Allah (c.c)’nun sınırdaki muhafızlarısınız. Orada adaleti gözetin, halka zulmetmeyin. Bu şehir bizim için bir kapıdır, onu koruyun.”<br />
Maraş’ın fethi, sadece bir şehir kazanmak değildi; bu, Anadolu ile Suriye arasındaki geçidin kontrolünü ele geçirmek anlamına geliyordu. Bundan sonraki iki yüzyıl boyunca Maraş defalarca el değiştirecek, kanlı savaşlara sahne olacaktı. Ancak 637 yılında yaşanan bu ilk fetih, bölge tarihine yön veren dönüm noktalarından biri olarak kayıtlara geçti.</p>

<p><strong>KAHRAMANMARAŞ BİRLİK PLATFORM ARAŞTIRMALARI</strong></p>

<p>Yararlanılan Kaynaklar:<br />
Taberî, Tarih’ut-Taberî (M.S. 9. yüzyıl)<br />
Belazurî, Fütûhu’l-Büldân (M.S. 9. yüzyıl)<br />
Theophanes, Kronik (Bizans kaynağı, M.S. 9. yüzyıl)<br />
Hitti, Philip K., History of the Arabs, 10. Baskı<br />
Kaegi, Walter E., Byzantium and the Early Islamic Conquests</p>

<p><strong>Saygılarımla,<br />
Alper ESKİKILIÇ<br />
KMBP GRUP SORUMLUSU</strong></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/hududun-sessiz-nobetcileri-marasin-fethi-ve-islamin-bizans-karsisindaki-uc-karakoluna-donusu-m-s-637/2339/</link>
<pubDate>Mon, 29 Sep 2025 11:55:33 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>KASKİ&amp;#39;den Zulüm Gibi Açma-Kapama Bedeli: 561 TL</title>
<description><![CDATA[<p>Su, insanın en temel ihtiyacıdır. Nefes almak kadar doğal, yaşamak kadar vazgeçilmezdir. Hele ki bir şehir, tarihinin en büyük felaketini yaşamış, enkazın tozu dumanı arasında yeniden ayağa kalkmaya çalışıyorsa… Düşünün, depremden çıkmış bir şehir. Yıkımın ve kaybın en ağır izlerini taşıyan bir halk. İşte tam da böyle bir dönemde suyun önemi, sadece bir ihtiyaç olmaktan çıkar; umut, dayanma gücü ve yeniden hayata tutunmanın simgesi haline gelir.</p>

<p>Oysa deprem öncesinde bile kayıp-kaçak oranı yüzde 50’leri aşmıştı. Depremden sonra bu oran yüzde 75’lere tırmandı. Yani şehrin damarlarına can taşıyan suyun neredeyse dörtte üçü kayboldu. Buna rağmen insanlar, dişlerini sıkarak, sabırla ve iyi niyetle bekledi. Çünkü biliyorlardı ki yaşadıkları felaketin ardından sorunlar katlanacaktı.</p>

<p>Ama sabrın da bir sınırı vardır. Çünkü bu şehir, tarihin en yüksek sıcaklıklarının yaşandığı günlerde, tam da en çok ihtiyaç duyduğu anda susuz bırakıldı. Su, bir var bir yok; “zırt pırt” kesildi. Günlerce, haftalarca musluklardan tek damla akmadı. İnsanlar bir damla suya hasret kalırken, yetkililerin yaptığı şey vatandaşa çözüm sunmak değil, tam tersine veremedikleri suyun cezasını vatandaşa kesmek oldu.</p>

<p>İşte burada mesele sadece teknik bir problem olmaktan çıkıyor. Bu, artık insanların en temel hakkının gaspı, felaketin yaralarını sarmaya çalışan bir halka yapılabilecek en büyük haksızlık haline geliyor. Çünkü suyu kesmek, susuz bırakmak sadece bir hizmet eksikliği değildir; bir şehrin onuruna, insanın yaşam hakkına dokunan ağır bir vebaldir.</p>

<p>Gelelim KASKİ’nin bitmek tükenmek bilmeyen sorun zincirine…</p>

<p>Deprem bölgesinde vatandaşa veremediğin suyun faturasını, sayaç okuma, açma-kapama gibi hizmetler adı altında çıkarmak, hangi vicdana sığar? İşin en vahim tarafı ise bu bedellerin, elektrik ve doğalgaz gibi temel hizmet sağlayıcılarının ücretlerinden 3-4 kat daha yüksek olmasıdır. Yani bir yandan su veremiyorsun, diğer yandan da suyun olmadığı günlerin faturasını vatandaşa kesiyorsun.</p>

<p>KASKİ’nin ihale ettiği firma, Hatay merkezli Er-San Elektrik. Bu firma, KASKİ adına kapı kapı dolaşıyor; borcunu ödeyemeyen depremzede vatandaşın suyunu kesiyor ve bu işten milyonlarca lira kazanıyor. Peki nasıl? Çünkü KASKİ adına yapılan bir “açma-kapama” işlemine tam 561,21 TL ücret kesiliyor. Evet, yanlış okumadınız. 561 lira 21 kuruş! Böylesine uçuk, afaki bir rakamın hangi mantığa, hangi kriterlere göre belirlendiğini bilen yok. Ama ortada apaçık bir gerçek var. Deprem görmüş, yıkım yaşamış bir şehre böylesi bir yük bindirmek, su hizmeti üzerinden vatandaşı sömürmek düpedüz ihanettir.</p>

<p>Üstelik karşılaştırmalı tablo her şeyi gözler önüne seriyor. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) açıkladığı ve doğrudan firmalardan aldığımız resmi bilgiler, KASKİ’nin uyguladığı fahiş bedelin vahametini ortaya koyuyor.</p>

<p>AKEDAŞ’ta (elektrik) açma-kapama bedeli sadece 128,16 TL.</p>

<p>ARMADAŞ’ta (doğalgaz) ise bu rakam 188,40 TL.</p>

<p>Yani KASKİ’nin depremzede vatandaştan talep ettiği ücret, elektrik ve doğalgazın toplamından bile yüksek! Bu tablo, sadece bir hizmet kusuru değil, adalet ve vicdan terazisinin tamamen bozulduğunun göstergesidir.</p>

<p>Artık şu gerçeğin altını özellikle çizmek istiyorum. Su, bir lütuf değil, bir hizmet değil, insanın en temel hakkıdır. Depremden çıkmış, yaralarını sarmaya çalışan bir şehirde, vatandaşa suyu ulaştıramamak zaten başlı başına büyük bir eksikliktir. Ama üstüne bir de bu eksikliğin bedelini vatandaşa kesmek, açma-kapama adı altında fahiş rakamlarla cebine el uzatmak kabul edilemez.</p>

<p data-end="753" data-start="511">KASKİ, bir hizmet kurumu olmaktan çıkıp vatandaşa yük olan bir yapıya dönüşmüştür. Bugün susuz kalan insanlar, yarın fahiş bedellerle borç yüküne mahkûm edilmektedir. Bu durum, sadece idari bir hata değil; aynı zamanda vicdani bir çöküştür.</p>

<p data-end="1000" data-start="755">Çünkü deprem görmüş, en temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanan bir halka yapılacak en büyük kötülük, ekmeğini, suyunu, nefesini elinden almaktır. Vatandaşın tek istediği şey, hakkı olan temiz suya makul şartlarda erişmek. Bu kadar.</p>

<p data-end="1233" data-start="1002">KASKİ yetkililerine düşen, vatandaşa dayatılan bu haksız uygulamaları derhal sona erdirmek ve şehrin su sorununu gerçekçi çözümlerle ortadan kaldırmaktır. Aksi halde, bugün susuzluğun, yarın adaletsizliğin hesabı mutlaka sorulur.</p>
]]></description>
<author>Zeki Demir</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/zeki-demir/kaskiden-zulum-gibi-acma-kapama-bedeli-561-tl/2338/</link>
<pubDate>Mon, 25 Aug 2025 15:52:34 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Ezgi Apartmanı Davasında Sosyal Medya Değil, Hukuk Konuşsun!</title>
<description><![CDATA[<p>6 Şubat Depremleri, Kahramanmaraş’ın kaçınılmaz gerçeğiyle yüzleştiğimiz kara bir gündü. Evet, kimse bu denli büyük bir yıkımı, on binlerce canın enkaz altında kalacağını, şehrin neredeyse yerle bir olacağını öngöremezdi. Ama bir gerçek vardı. Kahramanmaraş bir deprem şehriydi ve yıllardır bunun uyarısını yapan bilim insanları, basın mensupları defalarca kez “bu şehir risk altında” diye yazdı, çizdi, haykırdı. Ne yazık ki bu sesler duyulmadı.</p>

<p>Bugün geldiğimiz noktada, tarihimizin en büyük felaketini yaşadığımız gerçeğiyle yüzleştik. O gün, 12 bin 622 insanımız hayatını kaybederken 9 bin 243 kişi de yaralandı. En çok can kaybının yaşandığı yer, Ebrar Sitelerinin bulunduğu bölgeydi. Yalnızca burada bin 400 insanımızı kaybettik. Birde Ezgi Apartmanı meselesi var. 35 kişinin hayatını kaybettiği Apartman. İsimler, rakamlar, adresler değişebilir ama değişmeyen tek şey acıdır. Çünkü afetler, kaçınılmaz olarak hayatımızın bir gerçeğidir.</p>

<p>Buradan çıkarılacak tek ders vardır. Depremle yaşamayı öğrenmek. Bunun yolu da tıpkı Japonya’nın yaptığı gibi sağlam yapılar inşa etmekten, denetimden asla taviz vermemekten, “parası olan yapsın” anlayışını terk etmekten geçer. Bu işi gerçekten bilen, ehli ve sorumluluk sahibi insanlara bırakmak zorundayız. Aksi takdirde her depremde, şehir yeni bir toplu mezara dönüşecektir.</p>

<p>Ama bugünlerde dikkat edilmesi gereken bir başka tehlike daha var. Depremin üzerinden geçen onca zamana rağmen sosyal medyada hâlâ özellikle Ezgi Apartmanı üzerinden sistemli bir kampanya yürütülüyor. Sabah-akşam aynı senaryo. “Kolon kesildi” iddiası pompalanıyor, davalar manşete çekiliyor, kamuoyu belirli bir noktaya yönlendirilmeye çalışılıyor. Sorulması gereken soru şu! Neden sürekli aynı apartman? Neden özellikle aynı isimler?</p>

<p>Üç ayrı bilirkişi raporunda açıkça suçsuz oldukları belirtilmesine rağmen Ezgi Apartmanı üzerinden sürekli “Kervan” markası hedef gösteriliyor. Burası çok kritik. Bu mesele artık bir deprem davası olmaktan çıkıp, şehrin en büyük markalarından birini yıpratma operasyonuna dönüşmüş durumda. Amaç çok açık. Yıllardır Kahramanmaraş’ın adını Türkiye’ye ve dünyaya duyuran, binlerce insana ekmek kapısı olan Kervan Pastanelerini itibarsızlaştırmak, halkın gözünde günah keçisi ilan etmek.</p>

<p>Oysa mesele çok daha büyük.</p>

<p>Eğer suçlu arayacaksak, yanlış adreste aramamalıyız.<br />
Suçlu arayacaksak, 4 katın üstünde bina yapılmaması gereken yerlere izin verenlerde arayalım.<br />
Suçlu arayacaksak, göz göre göre denetimlere imza atanlarda arayalım.<br />
Suçlu arayacaksak, yıllarca rant uğruna şehirlerin imar planlarıyla oynayanlarda arayalım.<br />
Suçlu arayacaksak, bilimin sesini kulak ardı edenlerde arayalım.<br />
Suçlu arayacaksak, imar affı adı altında kaçak ve çürük yapılara meşruiyet kazandıranlarda arayalım.<br />
Suçlu arayacaksak, deprem toplanma alanlarını alışveriş merkezi ve rezidans yapanlarda arayalım.<br />
Suçlu arayacaksak, yıkılması gereken binaları “dayanıklı” raporlarıyla ayakta tutanlarda arayalım.<br />
Suçlu arayacaksak, işini ehline değil “tanıdığa” verenlerde arayalım.<br />
Suçlu arayacaksak, denetim görevini masa başından imza dağıtmak sananlarda arayalım.<br />
Suçlu arayacaksak, her seçim öncesi popülizm uğruna göz göre göre imar kirliliğine izin verenlerde arayalım.<br />
Suçlu arayacaksak, belediye ve kurumlarda görev alıp görevini yapmayanlarda arayalım.<br />
Suçlu arayacaksak, bu şehrin geleceğini düşünmeyip sadece cebini dolduranlarda arayalım.<br />
Suçlu arayacaksak, halkı uyarması gerekirken susan, görmezden gelenlerde arayalım.<br />
Suçlu arayacaksak, felaketlerden ders çıkarmayıp aynı hataları tekrarlayanlarda arayalım.</p>

<p>Bu şehirde sorun birkaç kişide değil, sistemin çürümüşlüğündedir. Suçlu da suçsuz da er ya da geç yaptıklarının hesabını verir. Ama şehri ayağa kaldıracak markaları yok etmek, yarınlarımızı da yok etmektir.</p>

<p>Kahramanmaraş’ın yeniden ayağa kalkması için Kervan, MADO ve AKDO gibi markalara ihtiyacı var. Onları itibarsızlaştırmak, aslında bu şehre yapılacak en büyük kötülüktür.</p>
]]></description>
<author>Zeki Demir</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/zeki-demir/ezgi-apartmani-davasinda-sosyal-medya-degil-hukuk-konussun/2337/</link>
<pubDate>Sun, 24 Aug 2025 16:05:35 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Sessiz Felaket: Hitit Buhranı ve Antik Çağlarda Kahramanmaraş&amp;#39;ta Kıtlık Zamanları – M.Ö 1600</title>
<description><![CDATA[<p><strong>M.Ö. 1600 yılı civarında, Anadolu platosu alışılmadık bir sessizliğe bürünmüştü. Gökyüzü kararmış, toprak çatlamıştı. Ağaçlar yaprak dökmeden kuruyor, hayvanlar su içemeden can veriyordu. Bütün Anadolu’yu saran bu sessizlik, aslında yaklaşan büyük bir felaketin habercisiydi: Aşırı iklim değişimi ve don olayı, Hitit coğrafyasında sistematik bir kıtlık dalgası başlatmıştı. Bu dalga, o dönem Kizzuwatna ve Isuwa gibi bölgesel güçlerle etkileşim içinde olan Güneydoğu Anadolu’da, özellikle bugünkü Kizzuwatna bölgesinde bulunan Kahramanmaraş’ın bulunduğu vadilerde büyük yıkımlar doğurdu.</strong></p>

<p><strong>Kronolojik olarak bakıldığında, M.Ö. 1650-1600 arasında başlayan kısa ama yıkıcı soğuk dönem, buzul çağı artığı bir mini iklimsel gerileme olarak tanımlanır. Söz konusu dönemde art arda gelen don olayları, önce karasal iklimin hakim olduğu İç ve Doğu Anadolu’da tarımı vurdu. Daha sonra dalga dalga diğer bölgelere ulaştı. Hitit arşivlerinde geçen "ekinlerin yeşermediği yıllar", “kırmızı topraklara düşen kara gölge” gibi ifadeler, bu dönemin yaşattığı kuraklık ve kıtlığın ciddiyetini gözler önüne seriyor.</strong></p>

<p>Kahramanmaraş’ın verimli ovalarında o yıllarda Hititlerin tarım kolonileri olduğu, arkeobotanik bulgulardan anlaşılmaktadır. Domuztepe, Sakçagözü ve Pazarcık çevresinde yapılan kazılarda, bu döneme ait tahıl stoklarının ani şekilde kesildiği, depo çukurlarının kullanım dışı kaldığı tespit edilmiştir. Bu, sadece üretimin değil; Sosyal düzenin de çöktüğüne işaret eder.</p>

<p>Maraş platosu, Hitit merkeziyle Mitanni ve Hurri etkisinin kesişim noktasında bir tampon bölgeydi. Burada başlayan kıtlık, kısa sürede göç dalgalarını tetikledi. Tarım yapamayan halk, ilk etapta hayvanlarını yemek zorunda kaldı. Gıda depolarının tükenmesiyle halk şehir merkezlerine sığındı. Ancak ne saray yetkilileri ne de yerel beyler bu baskıya dayanabilmişti.</p>

<p>Yazılı kaynaklarda geçen "kutsal sunuların kesildiği", “tapınakların sessiz kaldığı", "karşı dağın halkının dua etmeyi unuttuğu" ifadeleri, toplumun sadece fiziksel değil, ruhsal olarak da çöktüğünü gösteriyor. Çünkü Hatti-Hitit inanç sistemine göre kıtlık, yalnızca bir doğa olayı değil; Kutsal düzenin bozulmasıydı.</p>

<p>Hititler, kıtlığın çözümünü iki eksende aradı: Dışarıdan tahıl temini ve ayinlerle sosyal huzurun yeniden tesisi. Ancak daha önemlisi, güney ticaret yollarını açmak için birçok ittifak görüşmeleri yaptılar.</p>

<p>Bu görüşmeler, Maraş hattında hem ticari hem diplomatik bir hareketliliği tetikleyerek şehrin daha önemli hale gelmesini sağlamıştı.</p>

<p>Telipinu Fermanı’nda yer alan ve özellikle kraliyet ailesine atfedilen “kıtlıkta halkımı terk etmedim” vurgusu, Maraş ve çevresindeki yerel valilerin (belki de yarı bağımsız beylerin) bu süreçte saraya bağlı kalmaya çalıştığını düşündürmektedir. Fakat kıtlık uzun yıllar tam anlamıyla sona ermemiştir; M.Ö. 1580’e kadar halk, üretimi ve nüfusu toparlamakta güçlük çekmiştir.</p>

<p>Bu buhran, Hitit devlet yapısında köklü reformlara sebep oldu. M.Ö. 1500’lere gelindiğinde merkeziyetçi yapının güçlendiği, tahıl depolama ve yeniden dağıtım sistemlerinin geliştirildiği görülmektedir. Kahramanmaraş’ın da bu reformlar kapsamında yeniden yapılandırıldığı ve Hititlerin güneydoğuya yönelik seferlerinde önemli bir lojistik merkez haline geldiği tahmin edilmektedir.</p>

<p><strong>Tarih tekerrürden ibarettir ve ders almak gerekmektedir; Çünkü geçmişte yaşanan acılar, hatalar ve başarılar, bugünün yol haritasını belirler. Her felaket, her kriz ve her zafer, insanlığa bir uyarı ve rehberlik sunar. Kahramanmaraş’ın tarih boyunca karşılaştığı zorluklar; Kıtlıklar, savaşlar, doğal afetler bize, dayanışmanın, doğru yönetimin ve doğayla uyum içinde yaşamanın önemini hatırlatır. Eğer geçmişten gereken dersler alınmazsa, aynı acılar aynı topraklarda yeniden yaşanır. Bu yüzden tarihe saygı göstermek, onu iyi anlamak ve onun ışığında ilerlemek, gelecek nesillere bırakılacak en büyük mirastır.</strong></p>

<p><strong>Kahramanmaraş Birlik Platform Araştırmaları</strong></p>

<p><strong>Yararlanın Kaynaklar: </strong></p>

<p>Bryce, Trevor. The Kingdom of the Hittites. Oxford University Press, 2005.</p>

<p>Singer, Itamar. The Calm Before the Storm: Selected Writings of Itamar Singer on the Late Bronze Age in Anatolia and the Levant. Society of Biblical Literature, 2011.</p>

<p>Houwink ten Cate, Philo. “The Records of the Early Hittite Kingdom.” Anatolica, Vol. 3 (1970).</p>

<p>Kühne, Hartmut. “Early Second Millennium BC Drought in Anatolia and Its Socio-Political Effects.” Climate and Ancient Societies, 2008.</p>

<p>Maraş Ovası Arkeobotanik Bulguları – T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Arkeolojik Kazı Raporları (Domuztepe 1997-2003)</p>

<p>Barjamovic, Gojko. Historical Geography of Anatolia in the Old Assyrian Colony Period, 2011.</p>

<p> </p>

<p>Saygılarımla,</p>

<p>Alper ESKİKILIÇ</p>

<p>KMBP GRUP YÖNETİCİSİ</p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/sessiz-felaket-hitit-buhrani-ve-antik-caglarda-kahramanmarasta-kitlik-zamanlari-m-o-1600/2336/</link>
<pubDate>Fri, 25 Jul 2025 18:23:03 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Afşin Belediye Başkanı Hizmette Hariçten Gazel Okuyor</title>
<description><![CDATA[<p>Koray Kıraç'ın siyasi yolculuğu, 1994'te Afşin Refah Partisi Gençlik Kolları'nda başladı. Fazilet Partisi Gençlik Teşkilatı'ndaki görevlerinin ardından, 2001'de kurulan AK Parti'nin Afşin İlçe teşkilatına kurucu üye olarak dahil oldu ve çeşitli kademelerde görev aldı. Sonraki yıllarda milletvekilliği hedefiyle 2007, 2011, 2015 ve 2018'de aday adayı olan Kıraç, nihayet 2024'te hedefini Afşin Belediye Başkanlığı'na çevirerek bu göreve seçildi.</p>

<p>Kendisiyle şahsen tanışmışlığım veya sohbetim yok. Eleştirilerim kişisel değil, tamamen icraata dair. Şunu kabul etmeliyiz; Afşin Belediyesi, AK Parti'nin bölgedeki önemli kalesi. Peki, bir belediye proje üretmek, somut hizmet sunmak için illa devleti mi beklemeli? Elbette hayır!</p>

<p>Geçmiş Belediye Başkanı Mehmet Fatih Güven'le de bir yakınlığım olmadı. Ancak bugün Afşin denilince akla ilk gelenlerden birisidir kendisi. Onun ilçeye kazandırdığı en önemli projelerden biri de Lavanta Projesidir. Afşin son 15 yılın en dinamik ilçelerinden biri haline geldiyse, bunun altında Güven dönemindeki atılımların ve emeğin büyük payı olduğuna inanıyorum. Görev süresi boyunca üretmeye, proje geliştirmeye çabaladığına hep birlikte şahit olduk.</p>

<p>Geçenlerde Afşin'e yaptığım ziyarette, her zamanki gibi esnafın ve vatandaşın nabzını tuttum. Çarşıda, pazarda, kiminle konuşsam aynı şeyi işitiyorum: "Eski Başkan Mehmet Fatih Güven'i mumla arıyoruz." Mevcut Başkan Koray Kıraç'ın ise henüz somut, akılda kalıcı bir icraatı göze çarpmıyor. Hatta bazı vatandaşlar, Başkan Kıraç'ın Büyükşehir Belediye Başkanı Fırat Görgel'in üslubunu ve tarzını taklit ettiğini dahi ima ediyor.</p>

<p>Belediyenin sosyal medya hesaplarındaki paylaşımlarını düşününce, vatandaşın bu söylemleri pek de haksız değil. Gerçekten de bol keseden "icraat" görseli paylaşılıyor. Başkan bey de bu çalışmalar yapılırken sık sık poz veriyor. Ancak paylaşılan bu görsellerdeki işlerin tamamına yakını, bir belediyenin asli ve rutin görevleri. Köylere yol yapımı, yol genişletme, asfalt serimi, park ve yol temizliği gibi… Listeyi istediğiniz kadar uzatabilirsiniz.</p>

<p>Bu durum insanı düşündürüyor haliyle. Bir belediye, zaten yapması gereken bu temel hizmetleri, sanki büyük birer devrimmiş, olağanüstü icraatlarmış gibi neden sunar? Şayet işin şov kısmında değilse. Şov demişken, Başkan gittiği yerlerde şarkılar, türküler söylemekten de geri durmuyor. Elbette bir belediye başkanı sosyal olmalı, halkla iç içe olmalı. Ancak bu, taklitçiliğe ya da içi boş gösterişe dönüşmemeli. Elbette şarkılar, türküler de söylenmeli fakat hariçten gazel okunmamalı.</p>

<p>Bir belediye başkanı, projeleriyle, vizyonuyla, ilçesine kattığı değerlerle anılmalı; sıradan hizmetlerin görsel şovuyla değil. Şiir okurken, türkü söylerken duyulan sesi, asıl görevi olan hizmet üretme sahnesinde duyulmuyorsa, bu durum halkta haklı bir hayal kırıklığı yaratır.</p>

<p>Başkan Kıraç, belediye seçimleri öncesinde seçildiğinde, 6 Şubat depremlerinde ağır hasar alan Afşin'i önemli projelerle ayağa kaldıracağını açıklamıştı. Şu ana kadar açıkladığı projelerin içinde, gördüğüm ve bildiğim kadarıyla hiçbir vaadini yerine getirmedi. Öyle ki; göreve gelir gelmez, şeffaf belediyecilik adına meclis toplantılarını basına açık olarak dijital ortamda canlı yayınlayacakları sözüne rağmen, hâlâ bir kamera ile meclisi toplantılarını bile yayınlayamadı.</p>

<p>Umarım AK Parti'nin kuzeydeki kalesi olan Afşin, bu projeleri bir an evvel hayata geçirerek modern, çevreci, sosyal ve ekonomik kalkınmayı hedefleyen o geniş vizyona sahip olur.</p>

<p>Son sözüm nettir, Sayın Koray Kıraç!</p>

<p>Afşin halkına, asli görevlerin ötesinde, iz bırakan projelerle hizmet mi etmek istiyorsunuz? Yoksa, rutin işleri büyük marifetmiş gibi sunup, "hizmette hariçten gazel okumak" mı? Tercih sizin... Ancak unutmayın, Afşin halkı, mumla arayacağı bir başkanı çoktan tanıdı; şimdi sizden beklediği, o mumun ışığına yenilerini eklemeniz.</p>

<p>Başkan Kıraç’ın vaatleri arasında yer alan projelerden Afşin Yeni Belediye Hizmet Binası, Afşin Elbistan A Termik Santrali sahibi Çelikler Holding tarafından tüm maliyeti karşılanarak yapımına başlandı.</p>

<p>Üniversite öğrencilerine burs projesi kapsamında ise, Başkan Kıraç’ın maaşını burs olarak verdiği iddia edilse de, bu konuda herhangi bir resmi belge veya bilgi bulunmamaktadır.</p>

<p>Öte yandan Çağılhan’da 108 hektar alana kurulması planlanan Organize Sanayi Bölgesi (OSB) ve Yeni Otobüs Terminali projelerinin devlet eliyle hayata geçirilmesi planlanmaktadır.</p>

<p>Bunların dışında, Başkan Kıraç’ın vaatleri arasında olup hayata geçirilen proje Şeffaf ve Katılımcı Belediyecilik kapsamında hizmete alınan WhatsApp hattı oldu.</p>

<p><strong>İşte Başkan Kıraç’ın Söz Verdiği Projeler:</strong></p>

<ol>
	<li><strong>Afşin Yeni Belediye Hizmet Binası:</strong> Deprem sonrası yeni bina: yatay mimari, çevreci, çatıda GES (güneş enerji sistemi). İçinde 400 kişilik tiyatro, konser ve nikah salonu olacak.</li>
	<li><strong>Engelsiz Kafe ve Özel Çocuklar Merkezi:</strong> Parkta down sendromlu ve otizmli çocuklar için kafe ve eğitim merkezi. Rehberlik, psikososyal destek, atölye ve kurslar.</li>
	<li><strong>Üniversite Öğrencilerine Burs Projesi:</strong> Afşinli başarılı öğrencilere hayırseverlerle işbirliği içinde burs desteği. Böylece Afşin’e bağlılık güçlenecek.</li>
	<li><strong>Hüyüklü Parkı - Yeni Mesire Alanı:</strong> Hüyüklü’ye park, çocuk oyun alanı, piknik üniteleri, yürüyüş yolları.</li>
	<li><strong>Kadın İstihdamı ve Eğitim Projeleri:</strong> Tekstil atölyeleri ile kadın istihdamı. Semt konaklarında kadınlara yönelik eğitim ve kurslar.</li>
	<li><strong>Organize Sanayi Bölgesi (OSB):</strong> Çağılhan’da 108 hektar alanda OSB. Büyük ölçekli istihdam ve yatırım hedefleniyor.</li>
	<li><strong>Pazar Yeri Revizyonu:</strong> Pazar yeri tamamen kapalı hale getirilecek, ısıtma sistemi, açılır kapanır paneller. Çatıya GES kurulacak (600 kw).</li>
	<li><strong>Şeffaf ve Katılımcı Belediyecilik:</strong> Çağrı merkezi, AK masa, WhatsApp hattı. Mahalle buluşmaları, online imar planları, canlı yayınlanan meclis toplantıları.</li>
	<li><strong>Semt Konağı ve Taziye Evleri:</strong> Mahallelerde sosyal yaşamı ve birlikteliği güçlendirecek semt konakları.</li>
	<li><strong>Kadınlara Özel Spor Salonu:</strong> Fitness, pilates gibi aktiviteler için modern salon.</li>
	<li><strong>Atlas Bulvarı - Yeni Prestij Caddesi:</strong> Üniversiteden Alımpınar TOKİ’ye kadar 30 m genişliğinde duble yol. Trafik rahatlayacak, yeni hastane ve TOKİ ulaşımı kolaylaşacak.</li>
	<li><strong>Yeni Otobüs Terminali:</strong> Hüyüklü kavşağında modern terminal, yanında dükkanlar, kafeler, otopark.</li>
	<li><strong>Beyceğiz Mahallesi Sağlık Ocağı ve Park:</strong> Alt katı sağlık ocağı, üst katı taziye evi olan bina. Yanına çocuk oyun alanı ve park.</li>
	<li><strong>Tanır Ayrandede Parkı Turizm Rotası:</strong> Ayrandede parkı modernize edilecek, doğa turizmiyle canlandırılacak.</li>
	<li><strong>Önemli Caddelerin Revizyonu:</strong> Fidanlık, Afşinbey, Köşoğlu, Eshab-ı Kehf ve üniversite çevresi yolları. Yeşil bant, bisiklet yolu, tasarruflu aydınlatma, engelli dostu kaldırımlar.</li>
</ol>

<p style="margin-left:18.0pt;">Başkan Kıraç’ın adaylık döneminde vaat ettiği projelerin her adımının takipçisi olacağız.</p>
]]></description>
<author>Zeki Demir</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/zeki-demir/afsin-belediye-baskani-hizmette-haricten-gazel-okuyor/2335/</link>
<pubDate>Tue, 15 Jul 2025 19:07:18 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Germanikeia&amp;#39;da Veba Günleri: Sessizliğin Taşlara Kazındığı Şehir - M.S. 542</title>
<description><![CDATA[<p><strong>M.S. 542 yılının baharına doğru, Roma’nın doğu vilayetlerinden biri olan Germanikeia, alışıldık taş sokaklarında yankılanan ayak seslerini kaybetmişti. Sabahları nar ağaçlarının altındaki taş avluları süpüren kadınların sesleri, çocukların sokaklarda oynarken çıkardığı kahkahalar, gümüş ustalarının çekici bir bir sustu.</strong></p>

<p>Bu suskunluğun nedeni bilinmiyordu önce. Soğuk bir kış geçmişti. Erken gelen baharla birlikte geleneksel pazarlar kurulmuş, Fırat’tan gelen tüccarlar, Antiokheia’dan gelen habercilerle meydanlar tekrar canlanmıştı. Ama kısa bir süre içinde şehir garip bir çöküşe sahne oldu.</p>

<p>İlk önce şehir muhafızlarından biri, birkaç gün içinde ateşler içinde kalarak hayatını kaybetti. Ardından bir zanaatkar, sonra bir saray görevlisi. Her biri ölümden önce yüksek ateş, kusma, bilinç bulanıklığı, kas ağrıları ve boyun ile kasıklarda hızla büyüyen bezeler göstermeye başladı. Bazılarında, hastalık hızla kana karışıyor, ölüm 1–2 gün içinde geliyordu.</p>

<p><strong>Bu durumu ilk fark edenler şifacılar oldu. Ancak ellerinde geleneksel ilaçlar dışında bir çare yoktu. Bitki karışımları, sıcak su banyoları, hatta kurutulmuş akrep tozları bile denenmişti. Ama veba, şehirde durdurulamaz şekilde yayılıyordu.</strong></p>

<p><strong>Vebanın ilk olarak Konstantinopolis’te başladığı ve ardından deniz ticareti yoluyla Antioch, Edessa, Zeugma, Germanikeia gibi şehir merkezlerine ulaştığı günümüzde kabul gören bir bilgidir. Ioannes Lydos ve John Malalas, bu dönemde Anadolu’daki şehirlerde yaşanan yıkımı detaylı biçimde anlatır. Özellikle Malalas, Antakya’daki ölü sayısının günde 5.000’i bulduğunu kaydeder. Bu rakam, Germanikeia gibi daha küçük şehirlerde bile büyük çaplı bir yıkıma işaret eder.</strong></p>

<p>Germanikeia’nın o dönemdeki yöneticisi, Roma tarafından atanmış bir dux idi; İsmi kayıtlarda geçmemektedir. Fakat İmparator Justinianus’un merkezi direktiflerine uygun olarak şehirde karantina bölgeleri oluşturulduğu, bazı sokakların taş yığınlarıyla kapatıldığı ve ölülerin taşınması için ayrı görevliler atandığı bilinmektedir.</p>

<p><strong>Ancak ne yapılırsa yapılsın, veba şehirde hızla yayıldı. Günlük yaşam çöktü. Tapınaklar, hamamlar, çarşılar boşaldı. Bazı evlerde tüm aile fertleri hayatını kaybettiği için sokaklardan yayılan koku dayanılmaz hale geldi. Roma yasalarına göre ölülerin gömülmesi gerektiğinden, dış mahallelere toplu mezarlar kazıldı. Bu bölgelerden biri, bugünkü Pınarbaşı sırtlarına denk düşmektedir.</strong></p>

<p>Yaygın bir inanış, hastalığın “hava ile geldiği” yönündeydi. Bu nedenle bazı evlerin tavanlarına sirke dökülmüş kumaşlar asıldı. Ancak etkisi olmadı. Günler geçtikçe yaşayanlar, ölülerin gölgesinde yürür hale geldi.</p>

<p>Bir süre sonra şehirde yalnızca kuşlar, kediler, ve görevli muhafızlar kaldı. Şifacılar çaresizlik içinde ölü bedenleri inceleyerek “siyah lekeleri”, “genişlemiş lenfleri” not alıyorlardı. Bazı cesetler neredeyse tanınmaz hale gelmişti.</p>

<p><strong>Şehrin eteklerinde yapılan bazı arkeolojik kazılarda, bu döneme ait aceleyle gömülmüş iskelet kalıntıları tespit edilmiştir. Antropolojik incelemelerde bazı kalıntıların “bubonic plague” izleri taşıdığı doğrulanmıştır.</strong></p>

<p><strong>Araştırma Notlarım:</strong><br />
Hastalığın günümüzdeki adı: Justinianus Vebası (bubonic plague)<br />
Sebebi: Yersinia pestis adlı bakteridir; taşıyıcısı çoğunlukla fare piresidir.<br />
Yayılım şekli: Deniz yoluyla gelen tahıl kervanlarıyla taşınan enfekte fareler; insanlarla doğrudan temas.<br />
Etki süresi: M.S. 541’de başlamış, M.S. 549’a kadar Doğu Roma'nın farklı vilayetlerinde dalgalar halinde devam etmiştir.<br />
Germanikeia, bu süreçte büyük nüfus kaybı yaşamış ve şehir yapısal olarak zayıflamıştır.</p>

<p><strong>KAHRAMANMARAŞ BİRLİK PLATFORM ARAŞTIRMALARI</strong></p>

<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong><br />
John Malalas, Chronographia, çev. E. Jeffreys et al., Byzantine Texts and Translations.<br />
Ioannes Lydos, De Ostentis, 6. yüzyıl.<br />
Procopius, History of the Wars, Book II, 6. yüzyıl.<br />
Emanuela Guidoboni, Alberto Comastri, Giusto Traina, Catalogue of Ancient Earthquakes in the Mediterranean Area up to the 10th Century, 1994.<br />
N.N. Ambraseys, Earthquakes in the Mediterranean and Middle East, Cambridge University Press, 2009.</p>

<p><strong>Saygılarımla,<br />
Alper ESKİKILIÇ<br />
KMBP GRUP YÖNETİCİSİ</strong></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/germanikeiada-veba-gunleri-sessizligin-taslara-kazindigi-sehir-m-s-542/2334/</link>
<pubDate>Thu, 10 Jul 2025 13:06:37 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Taşların Üzerine Düşen Gökyüzü: Germanicia Depremi - M.S. 500</title>
<description><![CDATA[<p>Güneş bir Şubat sabahı ufuktan belirirken, Germanicia’nın taş sokaklarında sükunet hakimdi. Roma imparatorluğu 100 sene önce bölünmüş şehir Doğu roma imparatorluğunun yani Bizans’ın payına düşmüştü. Antakya merkezli Suriye Coele eyaletinin (Coele Syria) doğu sınırında yer alan önemli bir sınır kalesi niteliğindeydi. O zamanlar Sasaniler ile Bizansın arasında ciddi sıkıntılar olduğundan Doğu Roma'nın doğu savunma hattının bir parçasıydı., Antiochia’ya (Antakya) giden İpek Yolu'nun kilit noktalarından biri olarak canlıydı. Mozaiklerle bezeli bazilikaları, taş kemerli pazar çarşıları ve dağın yamacına yaslanmış geniş hamamları ile Germanicia, Suriye Eyaleti'nin Roma’dan kalan izlerini hala taşıyordu.</p>

<p>Fakat o sabah, bir şey farklıydı. Katedralin çanlarını çeken genç din adamı Markus işlerini bitirdiğinde gökyüzünün olağandışı bir sessizlikle donduğunu fark etti. Rüzgar değişik esiyordu, kuşlar uçmaktan vazgeçmiş gibiydi.</p>

<p><strong>Ve sonra...</strong></p>

<p>Bir uğultu yükseldi. Derinden. Sanki yerin altındaki  zincirler kırılıyordu. Ardından taş sokaklar bir çığlık gibi yarıldı. Markus’un gözleri önünde, katedralin çan kulesi önce yana eğildi, sonra içinden çıkan taşlar büyük bir gürültü ile çöktü.</p>

<p>Depremin şiddeti öyle büyüktü ki, muhtemelen Ahır dağının eteklerindeki Nekropolis’in (mezarlığın) duvarları bile yıkıldı. Germanicia’nın güney kapısı, taş takviyeleriyle yapılmış büyük kemerli giriş, orta noktadan ikiye ayrıldı. Şehir merkezindeki agora (pazaryeri), mozaiklerinin üstü çatlayan sütunlarla doldu; Mermer sütunlar, domino taşları gibi devrilirken toz bulutları yükseldi, güneşi yuttu.</p>

<p><strong>Markus, olayları anlatırken şöyle yazacaktı:</strong></p>

<p>“Yer, sanki günahlarımız bağışlanmadan bizi yutmak istiyordu. Ağlayan kadınların sesine, duvarların çöküşü eşlik ediyordu. İbadethaneler bile titredi. Germanicia ağladı o gün. Ve biz, onunla birlikte ağladık.”</p>

<p>Enkaza dönen mahallelerden birinde, çömlekçi Tiburnus’un evi tamamen çökmüştü. Komşular kazma kürekle, sessizce taşları kaldırmaya çalışırken, bir çocuğunun muhtemelen elleri mozaik döşemelerin arasından çıkmıştı. O anda şehirdeki herkes anladı: Bu yalnızca bir doğa olayı değil, tekrar tekrar ortaya çıkan çağ kırılmalarından biriydi. Bu bölge defalarca deprem görmüştü<strong>. Deprem tabakaları M.Ö. 2260’a kadar gidiyordu. Maraş’ın depremleri  hep acımasızdı. Her ortaya çıkışında üstünde hüküm süren ülkeleri ve şehirleri mahvediyordu. Bilinen ilk büyük depremin üzerinden 4000 yıl geçip de  2023 depremine geldiğinde dahi aynı yok oluş aynı acılar tekrarlanmıştı.</strong></p>

<p>M.S. 500’de olduğu düşünülen Depremin ardından Asi Nehri'nin akıntısı birkaç gün boyunca durdu. Kaynaklar, yeraltı sularının yön değiştirdiğini, bazı pınarların tamamen kuruduğunu, bazılarının ise kükreyerek yeniden patladığını bildiriyor. Germanicia çevresindeki kırsal alanlarda meydana gelen heyelanlar, çiftlikleri yuttu. Antik köyler toprakla kaplandı.</p>

<p><em>İlginçtir, MS 500’de yaşanan bu felaket, sadece Germanicia değil, kuzeyde Melitene (Malatya),doğuda Edessa (Urfa) ve güneyde Hierapolis (Halep) şehirlerini dahi yıkıp geçmişti. Dönemin tarihçileri, o yıl Roma-Sasani sınır hattında bir gerilme yaşanmadığını, çünkü her iki tarafın da deprem sonrası şehirlerini yeniden inşa etmekle meşgul olduğunu yazar.</em></p>

<p><strong>Bir rahip olan Ioannes Lydos, kaleme aldığı metinde şöyle der:</strong></p>

<p>“Bu sarsıntı, yalnız taşları değil, kralların gururunu da yerle bir etti. Doğu’nun kalbi çatladı.”</p>

<p>Bu olaydan sonra Germanicia, yavaş yavaş Bizans etkisini daha derin yaşamaya başladı. Roma'nın merkezi desteğiyle bazı yapılar yeniden inşa edilse de, şehir asla eski ihtişamına dönemedi.</p>

<p>O dönemde Maraşta yerli Süryaniler, Aramiler, Hristiyanlaşmış eski pagan (putperest) hititli halklar ve Roma kökenli yönetici sınıflardan oluşuyordu</p>

<p>Hatta bazı kaynaklar, bu depremle birlikte Maraş’ta pagan (putperestliğin) izlerinin tamamen silinmeye başladığını ve Hristiyanlığın daha sistemli hale geldiğini belirtir.</p>

<p>Bugün dahi Kahramanmaraş’ın dağlık ilçelerinde, toprak altından çıkan eğik taş duvarlar ve kırık sütun başlıkları, bu büyük sarsıntının sessiz tanıklarıdır.</p>

<p><strong>Önemli Not:</strong></p>

<p>Kaynaklarda M.S. 498 – M.S.502 arasında olduğu geçmektedir. Ve bu deprem yine çok büyük birde deprem olan 29 Kasım 1114 depremi ile karıştırılmamalıdır.</p>

<p>Diğer önemli husus: Ioannes (Lydos) Liber de Ostentis bu depremi “Antakya’dan Fırat’a dek kentleri yutan Tanrısal sarsıntılar” diye aktarır.</p>

<p><strong>KAHRAMANMARAŞ BİRLİK PLATFORM ARAŞTIRMALARI</strong><br />
<strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong></p>

<p>The Beginning of Byzantine Chronography: John Malalas," by Elizabeth Jeffreys, Chapter 14 from Greek and Roman Historiography in Late Antiquity, Fourth to Sixth Century A.D. (Boston, 2003)</p>

<p>Guidoboni, Emanuela; Comastri, Alberto & Traina, Giusto. Catalogue of Ancient Earthquakes in the Mediterranean Area up to the 10th Century. (1994)</p>

<p>Ambraseys, N. N. Earthquakes in the Mediterranean and Middle East: A Multidisciplinary Study of Seismicity up to 1900, Cambridge University Press, 2009.</p>

<p> </p>

<p><strong>Saygılarımla,</strong></p>

<p><strong>Alper ESKİKILIÇ</strong></p>

<p><strong>KMBP GRUP YÖNETİCİSİ</strong></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/taslarin-uzerine-dusen-gokyuzu-germanicia-depremi-m-s-500/2333/</link>
<pubDate>Thu, 26 Jun 2025 17:51:19 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Gazetecilere Hakkını Helâl Etmeyen Adam</title>
<description><![CDATA[<p>Kahramanmaraş’ta gazetecilik yaptığım dönemdi. Bir zamanlar Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapmış olan Fatih Mehmet Erkoç, o zaman AK Parti il başkanıydı. Ben de kendisiyle röportaj yapmak için randevu talebiyle iş yerinin kapısını çalmıştım. Gazeteye parti binasından daha yakın olduğu için iş yerine gitmeyi tercih etmiştim. Fakat Erkoç yerinde değildi. Masada oturan bir bey bana, “Gazeteci misin kızım sen?” diye sordu. “Evet. O yüzden röportaj için randevu almak için gelmiştim” dedim. Adam bana ne dese beğenirsiniz? <strong>“Kızım sen kapalı, hanım hanımcık birisine benziyorsun. Bırak bu gazetecilik işlerini. Bu işler bozuk insanların işi”</strong> demez mi? Başımdan aşağı kaynar sular döküldü sanki. Adamın masasında ne var ne yok başına geçirmemek, haddini bildirmemek için kendimi nasıl tuttuğuma şimdi bile hayret ediyorum. Sadece <strong>“Peki siz çekilirseniz, ben çekilirsem meydan sizin bahsettiğiniz o bozuk insanlara kalmaz mı?”</strong> demiştim dişlerimi sıka sıka. Yıllar sonra kimseye aldırmadan yürüdüğüm yolun ne kadar doğru bir yol olduğunu bir kez daha anlıyorum.</p>

<p>Şöyle anlatayım…</p>

<p>Kıbrıs’ta öğrenci olduğum yıllardı. İletişim Fakültesi olarak hocalarımız sık sık söyleşilerle, konferanslarla, gezilerle bizi medya organlarının yetkin isimleriyle; bilgisine, mesleki olgunluğuna güvendikleri kişilerle bir araya getirirlerdi. Bir gün Kıbrıs televizyonlarından biri olan Kanal T’nin haber sunucularından biri geldi söyleşiye. Genç gazeteci işimizin ehemmiyetini fark ettirebilmek adına bizzat şahit olduğu bir olayı paylaştı bizimle. Kıbrıs’ta yaşanan bir olayın faili olarak gösterilen kişiyle (Bay X diyelim biz o kişiye) röportaj yaptığını ve olayın görünmeyen gerçekliğini anlatmıştı. Gazetecinin anlattığı o olayı aktarayım size.</p>

<p>Bir gün Kıbrıs’ta tecavüz olayı yaşanıyor. O olay nedeniyle Bay X gözaltına alınıyor. Adliye çıkışında elleri kelepçeli halde boy boy şahsın fotoğraflarını çeken gazeteciler, adamı “Tecavüzcü” diye afişe ederek manşet yapıyorlar. Aradan ne kadar zaman geçiyor bilemiyorum tabii. Bay X’in suçsuz olduğu adli tıp raporları da dahil olmak üzere her türlü ispat ediliyor. Şahsın gözaltına alınmasına neden olan şey ise sadece olay mahalline yakın bir yerde kameraya takılmış olması ve birinci dereceden şüpheli olarak gözükmesi imiş. Tabii suçsuzluğu anlaşılınca mahkeme kişinin beraatine karar veriyor. Bay X serbest kalınca ailesine koşuyor hâliyle. Ancak annesi ve babası şahsa, <strong>“Sen bizim evladımız değilsin”</strong> deyip reddediyor. <strong>“Anneciğim, babacığım bakın mahkeme kararı da burada, olayla hiçbir alakam yok. Gerçekler ortaya çıktı. Ben suçsuzum”</strong> dese de, anne-baba, <strong>“Suçsuz olman önemli değil. Sen bir defa tecavüzcü olarak anıldın. Bu değişmez. Bize tecavüzcünün anne-babası diyecekler. Artık bizim evladımız değilsin”</strong> diyor. Ve suçu olmadığı halde tecavüzcü ilan edilen kişi, röportajını yapmaya giden Kanal T’nin genç gazetecisine şu ifadeyi kullanıyor, <strong>“Benim ne ailem ne arkadaşlarım kaldı. Kimsem kalmadı benim. Medya beni bitirdi. Ben gazetecilere hakkımı helâl etmiyorum.” </strong></p>

<p>Dersimize giren kıymetli hocalarımızdan biri olan Halil Duranay’ın derse girdiği ilk gün, ilk dakika söylediği söz, <strong>“Gazeteci vicdanlı olmalı. Gazeteci olabilirsiniz ama önce insansınız, vicdanlı olmalısınız. Bunu sakın unutmayın”</strong> idi. Bu sözü niçin söylediğini olayı dinlediğimde daha iyi anladım. Ve beynime mıh gibi çakılan bu cümleyi o gün bu gündür hiç unutmadım. O kadar kıymetli ve sorumluluğu büyük bir iş ki gazetecilik, bakmayın siz iş bilmez ama boş laf üretenlerin boş teneke sesi çıkardıklarına. En az doktorluk kadar, avukatlık kadar, mühendislik ve dahi birçok meslek kadar mühim bir iş yapıyoruz. Hatta bir doktor yanlış neşter vurduğunda bir kişiyi öldürürken, bir gazeteci yanlış bir hamlesinde birçok kişiyi, bir kitleyi öldürebiliyor. Ki öldürüyor. Görüyoruz.</p>

<p><strong>Masumiyet karinesine göre suç mahkeme kararınca ispat edilmediği sürece kimse suçlu ya da hükümlü olarak değerlendirilemez.</strong> Kaldı ki çarşaf çarşaf ifşa etmek… Hani gazetecinin masumiyet karinesi ilkesi? Nerede? İnsanlık nerede insanlık? Velev ki hukukta böyle bir ilke, böyle bir madde yok. <strong>Siz kendi vicdan mahkemenize bir sorun bakalım doğru bir iş mi yapıyorsunuz?</strong> Hukuku, yargıyı geçtim, suçu ispatlı olmayan kişiye nasıl suçlu muamelesi yaparsınız? Haberciliğin en önemli kurallarından biri değil mi delilsiz, ispatsız haber yapmamak? Siz sadece hukuku değil kendi mesleğinizi de hiçe sayıyorsunuz. Düşünmeden, muhakeme etmeden çalakalem gazetecilik yapıyorsunuz. Ne güzel iş (!).</p>

<p>Hakkını helâl etmemekte haksız mı Bay X? Yaşarken öldürdüler onu, hayatını kararttılar. Bu mezara girmekten daha beter bir ölüm inanın. Geleceğini bitirdiler. Beraberinde ailesini ve akrabalarını da katletmiş oldular. Şahsı ailesiz bıraktılar, ailesini de evlatsız ve kardeşsiz. Akrabalarını ve arkadaşlarını da ona keza. Yaşanan <strong>Medya’nın toplu bir katliamı</strong> değil de nedir?</p>

<p>Bir kelimeleriyle, cümleleriyle yahut bir hamleleriyle bu kadar domino etkisi yaratacaklarını bilmelerine rağmen pervasızca kullanıyorlar kalemlerini, ekranlarını, beyaz perdelerini. Maksat daha fazla para, daha fazla şatafatlı hayat. Metalaşan kadınlar, metalaşan erkekler, metalaşan ve değersizleşen değerler. Bir şeyler pompalanıyor medyayı içine alan reklam ve sinema gibi sektörlerden. Hepsi de aynı amaca hizmet ediyor. Mânânın içinin boşaltıldığı bir sistemin içindeyiz yıllardır.</p>

<p>Sinema ve dizi sektörünü ele alalım mesela. Bütün ekranlar biscolata erkekleriyle dolu. Hani şu üçgen vücut dedikleri, baklavalı erkekler. Kadınlar da sıfır beden olmak zorunda. Hatta sıfırın altına inerse daha da iyi olur onlara göre. Zayıflıktan, sıskalıktan ölecek derecede olan bir vücut yapısı enjekte ediliyor. Yapımcılar bunlar haricindeki vücut yapısına neredeyse iş vermez oldu. Hele ki başrol? Ne mümkün. Yan roller var tabii, eğer oyuncunun şansı yaver gidip de ünlü bir anne-babadan dünyaya gelmişse şayet.</p>

<p>Yahu iğrendik artık gerdirilmiş yüzlerden, şişme dudaklardan, yanaklardan, kaburgası alınmış bellerden bıkınlardan, sıska kadınlardan. Ve üçgen dedikleri, hiçbir normalitesi bulunmayan saçma sapan vücut şekillerinden. O kadar fazla üçgen olmayan ama şimdiki üçgenleri matematiğin dört işlemiyle çarpıp, bölüp, toplayıp çıkartacak yakışıklı aktörler var ki. Tek tip olmamaları kendilerine özgü bir “karizma” demektir zaten. Çünkü en güzel karizma özgünlüktür. Şahsına münhasır bir enerjidir, özelliktir bu.  </p>

<p>Şahsına münhasır, özgün bir enerjinin kişide nasıl muhteşem bir etki yarattığından bahsetmek istiyorum biraz. 11 dalda Oscar ödülü kazanmış Titanic filminin kadın başrol oyuncusu Kate Winslet’in bir röportajını okumuştum yaklaşık bir yıl kadar önce. Filmden sonra basın tarafından kilosu yüzünden nasıl linç yediğinden bahsediyordu. 20 küsür yıl sonra yapmış olduğu bir itiraftı bu. İngiliz basını Winslet’i Titanic filminde “kilolu” bulmuş ve hedef tahtasına oturtarak kadına resmen psikolojik şiddet uygulamışlar o dönem. Hâlbuki kime göre kilolu, neye göre kilolu? Kim neyin standardını belirliyor? <strong>“Basın bana zorbalık yaptı”</strong> diye anlatıyordu o yılları güzel oyuncu. Bakın röportajın bir kısmında da şu ifadelere yer veriyor:</p>

<p><strong>"Dürüst olmak gerekirse kendimi oldukça zorbalığa uğramış hissettim. Sadece 'Tamam, bu korkunç bir şey ve umarım geçer' diye düşündüğümü hatırlıyorum ve kesinlikle geçti ama aynı zamanda ünlü olmak buysa, ünlü olmaya hazır olmadığımı fark etmemi sağladı. Oldukça fazla kişisel fiziksel incelemeye maruz kaldım ve oldukça fazla eleştirildim. İngiliz basını aslında bana karşı oldukça kaba davrandı. Görünüşe göre çok şişmandım. Korkunç değil mi? Bana neden bu kadar kötü davrandılar? O kadar acımasızlardı ki. Şişman bile değildim. Zamanı geri alabilseydim, sesim bambaşka çıkardı. Gazetecilere cevap verirdim, 'Bana böyle davranmaya kalkmayın, ben genç bir kadınım, vücudum değişiyor' derdim. Bu, zorbalık ve taciz diyebilirim."</strong></p>

<p>Dış çevrenin darbesi ölümcüldür. Bir yumurta düşünün. Dışardan aldığı darbe ölüm, içerden gerçekleşen kırılma ise yaşamdır, yepyeni bir hayattır, gelişim, dönüşümdür. Böyle durumlarda kişinin kendisini koruma altına alması lazım psikolojik olarak. Etkilenmemeyi başarması lazım Winslet gibi. Bir filme 11 dalda Oscar ödülü kazandıracak bir başrol de paylaşmış olsan, dünya starı da olsan bir kalıbın içine sokulmak isteniyorsun maalesef. O yüzden senin ne istediğin önemli, dışarının ne istediği değil. İçe dönmek lazım tıpkı Mevlana’nın dediği gibi:</p>

<p><strong>“Bir can var canında o canı ara<br />
Beden dağındaki gizli mücevheri ara<br />
Ey yürüyüp giden dost, bütün gücünle ara<br />
Ama aradığını dışarıda değil<br />
Kendi içinde ara”</strong></p>

<p>Ehliyetsizlik ve liyakatsizlik, keza para hırsı yüzünden yapılan bu adaletsizlikleri kaldıramaz bu ülke. Yazık bu gençlere! Çok yazık. Yok benim stilim, yok gelinim olur musun, damadım olur musun, biri bizi gözetliyor, şunun popstarı, bunun bilmem nesi diye diye mahvettiler güzelim toplumu. Özellikle de gençleri.</p>

<p>Lütfen gençler! Kendi ışığınızın farkında olun ve kimsenin bunu köreltmesine izin vermeyin. Medya da dahil olmak üzere kimsenin dış gürültüsüne kapılmayın. Siz içinizden kendi şarkınızı söyleyin. Kimsenin beklentisini karşılayamayız. Sürekli yetersizmiş hissi aşılıyorlar. Evet yetersiziz. Hepimiz bir şeylerde yetersiziz. Bunun sonu yok. Çünkü insanız biz. Yetersizlik ve hatalar bizim için. Önemli olan bunun farkında olup, kimsenin beklentisini gidermenin peşinde olmayıp kendi iç huzurumuzu yakalamak. Emin olun bu sayede içimizdeki oluşan huzur ve ışık dışarda başkalarına da ilham olacak. Başkasının istediği gibi değil kendi istediğimiz gibi olduğumuz zaman mutlu olacağız. Kendi değerimizi yücelttiğimiz zaman. Bir karar alırken şunu sormak lazım insanın kendi içine, <strong>“Bunu gerçekten ben kendim mi istiyorum? Yoksa başkalarının istediğini kendi isteğimmiş gibi mi algılıyorum?”</strong> Bunun ayrımına varamazsak, hayatımız boyunca kaybederiz, yok olur gideriz. </p>

<p>Bakın medya bir insanı daha yok etti. Medyanın şaklabana çevirip kullandığı, üzerinden prim yaptığı ve posasını çıkardıktan sonra da katlettiği 30 yaşındaki gencecik bir insan daha kurban oldu sisteme. Yeme bozukluğu nedeniyle 25 kiloya kadar düşen ve kendisini toparlayamayan Nihal Candan… Derdi neydi? Kendi ifadesiyle <strong>“Fit kalmak.”</strong> Peki neden fit kalmak istiyordu. Neye göre fit, kime göre fit? Bu fitliğin ölçüsü nedir? Ya da herkes fit olmak zorunda mıdır? Tornadan mı çıkmak zorunda bedenler?    </p>

<p>İnsanları ekranlarda maymuna çevirip, kanlarına ekmek doğruyorlar. Yazık bu gençlere, yazık bu topluma…</p>

<p>Ve yazıklar olsun insanların kanından beslenen medya vampirlerine…</p>

<p>Yazıklar olsun sırf tıklanma kaygısıyla sanatçı kisvesi altında her türlü edepsizliği yapanların her türlü eylemini haber sitelerinde, gazetelerinde yayınlayan ve artık her türlü edepsizliği sorumsuzca meşrulaştıran, gençlere kötü örnekleri yaygınlaştıran gazeteci ve medya patronlarına…</p>

<p>Yazıklar olsun gündüz kuşağı adı altında her türlü pisliğin, ahlaksızlığın pervasızca meşrulaştırılmasına göz yuman yetkili kurumlara…</p>

<p>Yazıklar olsun RTÜK’e…</p>

<p>Ve meslek bilinciyle hareket etmeyen böyle pervasızları gazeteci olarak tanıyan, onlara önceki ismiyle sarı ama artık turkuaz basın kartı vermeye hak gören, üstelik meslek etiğiyle haber yapmayanları takip edip sürücü ehliyetine el koyulduğu gibi gazetecilik ehliyetine yani “basın kartına el koymadıkları” için İletişim Başkanlığına da yazıklar olsun…</p>
]]></description>
<author>Narin Demirci</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/narin-demirci/gazetecilere-hakkini-hel-l-etmeyen-adam/2332/</link>
<pubDate>Mon, 23 Jun 2025 00:19:50 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Şairlik İnsana İstanbul&amp;#39;u Fethettirir</title>
<description><![CDATA[<p><strong>“Bülbül güle gül dedi, gül gülmedi gitti<br />
Bülbül güle, gül bülbüle yâr olmadı gitti”</strong></p>

<p>Böyle anlatıyor şair gül ile bülbülün imkânsız ve ölümsüz aşkını. Ölümsüz diyorum zira insanlık tarihinden bu yana yaşayan aşk denilen o tılsımlı duygu, insanlık yok olana kadar devam edecek. Çünkü kâinatın yaratılış gayesidir aşk. Yaratılış hamurumuzda var bu. İnkâr etmek faydasız. Ve dünyadaki her şey ölümlü iken, abı hayat içmişçesine ölümsüzlüğe bürünmüş olan aşkın en güzel sembolleridir gül ile bülbül. Şairler en güzel dizelerini onlara yazar, sevgililer en güzel nağmelerini onların diliyle söyler, anlatır.</p>

<p>Sevgiliyi en güzel simgeleyen, en nadide nesnedir gül, maşuktur; bülbül ise onun için yanıp tutuşan bir âşıktır. Dolayısıyla aşkın en anlamlı boyutlarından biri olan <strong>“sevgili”</strong> Peygamber (sav) için <strong>“Güllerin Efendisi”</strong> denmesi, hatta bizzat gül ile simgelenmesi âşıklar için oldukça mânidar bir gerekçe. Ve şairler için böyle derin bir sevdayı mısralarla, dizelerle dile getirmek ve o mısraları güllere bezemek en naif yoldur. Zaten “şair yüreği” taşıyan bir insanın mısralardan başka bir yolu da yoktur zaten. Tek istikamettir. İşte o istikamette yürüyenlerden biri olan ve şiirlerinde <strong>Bahtî </strong>mahlasını kullanan <strong>Sultan I. Ahmed </strong>de peygamber aşkını şu meşhur dörtlüğüyle dile getirir:</p>

<p><strong>“N’ola tacım gibi başımda götürsem daim<br />
Kadem-i pakini ol Hazret-i Şâh-ı Resul’ün<br />
Gül-i gülzar-ı nübüvvet o kadem sahibidir<br />
Bahtî’ya durma yüzün sür kademine o gülün”</strong></p>

<p><strong>(Ne olurdu o resuller sultanının temiz ayağını tacım gibi daima başımda taşısaydım. Peygamberlik gül bahçesinin gülü, o ayağın sahibidir. Ey Bahtî, durma, o gülün ayağına yüzünü sür.) </strong></p>

<p>Özdemir Asaf der ki, <strong>“Her insanın bir öyküsü vardır ama her insanın bir şiiri yoktur.”</strong> Şair ne kadar doğru söylüyor. Ancak Sultan I. Ahmed’in bu dörtlüğü insana <strong>“Her hikâye bir şiire dönüşmeyebilir ama her şiirin bir hikayesi mutlaka vardır”</strong> diye de düşündürüyor. Çünkü bu dörtlüğün de özel bir hikâyesi var ve bunu Evliya Çelebi şöyle anlatır:</p>

<p>“I. Ahmed Mısır’da Kayıtbay türbesinde muhafaza edilen Nakş-ı Kadem’i yani Hazreti Peygamber’in bir taş üzerindeki ayak izini İstanbul’a getirterek, Eyüp Camii’ne koydurur. Nakş-ı Kadem daha sonra inşası tamamlanan Sultanahmet Camii’ne nakledilir. I. Ahmed nakil işleminin tamamlandığı günün gecesi rüyasında kendini bütün padişahların toplandığı yüce bir divanda bulur. Kadı mevkiinde Hazreti Peygamber oturmaktadır. Kayıtbay, Kadem-i Şerif’i türbesinden alıp kendi camiine nakleden Sultan Ahmed’den davacıdır. Hazreti peygamber tarafları dinledikten sonra Kadem-i Şerif’in alındığı yere iade edilmesi hükmünü verir. Ertesi gün aralarında Aziz Mahmut Hüdai’nin de bulunduğu bir ulemâ ve meşâyih grubu rüyayı emanetin derhal eski yerine gönderilmesi gerektiği şeklinde yorumlarlar. Hünkâr Nakş-ı Kadem’i geri gönderir fakat üzüntüsünü gidermek için Kadem-i Saadet-i Peygamberî şeklinde bir sorguç yaptırarak önemli günlerde hilafet sarığına takmaya başlar. Ayrıca bir tahta üzerine resmedilen Kadem-i Şerif’in kenarlarına da söz konusu dörtlüğü kendi eliyle yazarak şeyhi Aziz Mahmud Hüdaî’ye gönderir.”</p>

<p>İşte dörtlüğün yazılmasına neden olan hikâye budur.</p>

<p><strong>Bahsetmek istediğim bir diğer şair</strong> <strong>padişah</strong> <strong>ise hem siyasi dehâsına hem de aşkına, sevdasına, şair duruşuna hayranlıktan öte duygular beslediğim ve Avni mahlasıyla Peygamber efendimize (sav) dizeler döken Fatih Sultan Mehmet’ten başkası değil.</strong> Bilinen hikâyedir Fatih’in İstanbul’u fethetme isteği ve başarısının ardındaki özel sebebin; Efendimizin (sav) <strong>“İstanbul bir gün elbet fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan ve onun askeri de ne güzel askerdir”</strong> hadisi şerifine mazhar olmak isteyişi… “Şiirle devrim mümkün” diyordu bir röportajımızda Ataol Behramoğlu. Ne kadar da haklı. Fatih’in çağ açıp çağ kapatan bu İstanbul’u fethetme başarısı en güzel devrim değil mi? Tabuları devirmek… “Yapılamaz” zannedilen algıları devirmek… Ve Ayasofya’da namaz kılarak, “Hakk” karşısında “batıl”ı devirmek… Ne diyor bütün bu başarılara muvaffak olan şair Avni, Peygamber Efendimize (sav) yazdığı dizelerinde:</p>

<p><strong>“Sen kokmayan gülü neyleyim<br />
Neyleyim sensiz baharı<br />
Sen doğmayan günü neyleyim<br />
Neyleyim sensiz ben dünyayı<br />
Senin tenine değmeden gelen<br />
Yağmuru istemem, meltemi istemem<br />
Seni parlayacaksa parlasın yıldızlar<br />
Sana yanmayan yıldızı semalarda istemem<br />
Bülbüller söyleyecekse seni söylesin<br />
Senden okumayan bülbül olsa dinlemem<br />
Ben Sultan Fatih’im önündeyim İstanbul’un<br />
Yakarım bu şehri yüzünde bir tebessüm için<br />
Yoksa gül yüzünü güldürmeyen<br />
Sultanlığı istemem, İstanbul’u istemem”</strong></p>

<p>İşte sevgilisine, güllerin efendisine olan bu aşkı, sevdası onun İstanbul gibi alınması güç bir şehri almasına, hatta yine algıları alt üst ederek, suya sevdalı gemileri karadan yürüterek fethi gerçekleştirmesine sebep olmadı mı? Peki neydi ona bütün bu imkânsız gibi görünen şeyleri imkânlı hale getiren şey?.. O tılsım neydi?..</p>

<p>Şiiri sadece yer yer romantik, yer yer melankolik bir kelime uğraşı olarak görmek ne acı. <strong>Çünkü şairlik bir yazım olayından çok daha ötededir. Bir yürek işidir. Bir yürek eylemidir.</strong> Şair yürekli olmak duyguları çok derinlerde yaşamak, iliklerine, kemiklerine kadar hissetmektir. Bu yüzden o derin hislerin verdiği coşku ve şevkle insana yapılamaz zannedilen her şeyi yaptırabilen, gücü yetebilen bir iksirdir. Ve sırf sevgilinin arzusu diye, <strong>“Ya ben İstanbul’u alacağım ya İstanbul beni”</strong> diyecek kadar o yola baş koymaktır.</p>

<p>Çünkü şair yürekli olmak insanı serden geçirir…  </p>

<p>İstanbul’u fethettirir…</p>

<p>Tıpkı Cemal Safi’nin “Tek Hece Aşk” şiirinin bütün hecelerinde haykırdığı gibi:</p>

<p><strong>“Var mı beni içinizde tanıyan<br />
Yaşanmadan çözülmeyen sır benim<br />
Kalmasa da şöhretimi duymayan<br />
Kimliğimi tarif etmek zor benim</strong></p>

<p><strong>Bülbül benim lisanımla ötüştü<br />
Bir gül için can evinden tutuştu<br />
Yüreğine Toroslar’dan çığ düştü<br />
Yangınımı söndürmedi kar benim</strong></p>

<p><strong>Niceler sultandı, kraldı, şahtı<br />
Benimle değişti talihi, bahtı<br />
Yerle bir eyledim taç ile tahtı<br />
Akıl almaz hünerlerim var benim</strong></p>

<p><strong>Sebep bazı Leyla bazı Şirin'di<br />
Hatrım için yüce dağlar delindi<br />
Bilek gücüm Ferhat ile bilindi<br />
Kuvvet benim, kudret benim, fer benim</strong></p>

<p><strong>Benim için yaratıldı Muhammed<br />
Benim için yağdırıldı o rahmet<br />
Evliyanın sözündeki muhabbet<br />
Enbiyanın yüzündeki nur benim</strong></p>

<p><strong>Kimsesizim hısmım da yok hasmım da<br />
Görünmezim cismimde yok resmim de<br />
Dil üzmezim tek hece var ismimde<br />
Barınağım gönül denen yer benim<br />
Benim adım aşk”</strong></p>
]]></description>
<author>Narin Demirci</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/narin-demirci/sairlik-insana-istanbulu-fethettirir/2331/</link>
<pubDate>Mon, 16 Jun 2025 23:40:42 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Ateşin Gölgesinde: Isaurialı Korsanların Germanicia Seferi – M.S. 256</title>
<description><![CDATA[<p><strong>Torosların güney etekleri...</strong></p>

<p>Gün batarken gökyüzü kırmızıya çalıyordu; Dağların ötesinden yükselen duman, bir yanardağın habercisi gibi yayılıyordu ovaya. Ama bu bir doğa felaketi değildi. Bu, insanın kendi kurduğu düzeni yerle bir eden bir istilanın öncüsüydü. Isaurialı dağ korsanları; Roma’nın görkemine karşı büyüyen ilkel öfkenin silahlı yansımaları bir gece vakti Germanicia’ya, yani bugünkü Kahramanmaraş’a saldırmak için vadiden aşağı inmeye başlamışlardı.</p>

<p>Isaurialılar, dağların doğal korunaklı yapısı sayesinde yıllarca Roma’nın doğrudan denetiminden uzak kalmış, yarı-bağımsız kabilelerden oluşan, disiplinsiz ama acımasız bir halktı. Roma belgelerinde onlardan latrones Isauri : “Isaurialı eşkıyalar” olarak söz edilir. Onlar için kent, sadece servet değil, imparatorluğun ruhuna atılacak bir darbeydi. <strong>Hedefleri açıktı: Germanicia.</strong></p>

<p><strong>Şehir sessizdi.</strong></p>

<p><strong>Roma’nın Suriye ve Kilikya eyaletleri arasında bir geçit olan Germanicia, geniş taş sokakları, kemerli hamamları, sütunlu yolları ve agora (Pazar yeri) çevresinde yükselen iki katlı taş evleriyle seçkin bir yerdi. Şehir, Marcus Aurelius (M.S 161 – M.S 180) zamanında yeniden imar edilmiş; 3. yüzyılın başlarında ise bir Roma lejyon garnizonu yerleştirilmişti. Ama o gece, surların arkasındaki kervansaraylarda atların huzursuz kişnemeleri, kapı aralığında korkuyla kıpırdayan eller ve kulelerde göz kırpan fenerler, yaklaşan kıyametin suskun habercileriydi.</strong></p>

<p>Isaurialılar geceyi severdi. Ayın örtüsü altına sığınarak saldırdılar. Önce gözcü kuleleri aşıldı. Hemen ardından kentin kuzey kapısı “Porta Borealis” çelik ve ateşle açıldı. Alevli zift fıçıları kapıya fırlatıldığında taşlar, gecenin içinde ağaç gibi inliyordu. Kapı devrildiğinde, her şey değişmişti.</p>

<p>Germanicia yandı.</p>

<p>İlk hedef agora çevresindeki kamu binalarıydı. Dönemin Germanicia valisi Lucius Cornelius, sarayının mermer avlusunda direniş planları yaparken çoktan etrafı kuşatılmıştı. Roma askerleri, dar sokaklara barikatlar kurmuş, halkı güvende tutmaya çalışıyordu. Ancak Isaurialılar bu şehir gibi başka kentlerde de benzer saldırılar düzenlemişti; neyin nerde olduğunu, kimin zengin olduğunu, hangi evin altında zemin mahzeni olduğunu biliyorlardı.</p>

<p><strong>Bir gece içinde yüzlerce ev yandı. 80 yaşındaki tüccar Publius Maximus’un evinden kurtarabildiği tek şey, evinin duvarına yerleştirilmiş küçük bir heykelcikti. Taş döşemelerin altında, kadınlar çocuklarını gizlemeye çalışırken, bir isyancı genç adı yazıtlarda “Arsion “olarak geçer tek başına sokağa fırlayıp Isaurialılardan birini mızrakla yere serdi. Ertesi sabah sokakta ölü bulunan Arsion’un cesedinin başucuna, biri kentin duvar taşına şu satırları kazımıştı:</strong></p>

<p><strong>"Bir çocuk öldü, ama bir şehir direndi."</strong></p>

<p>Agora’nın batı girişinde bulunan bu taş yazıt (bugün Kahramanmaraş Müzesi’nde), Germanicia halkının yaşadığı trajedinin ve ruhsal direnişinin sessiz tanığıdır. Yazıtın üstünde hala kızgın demirle kazınmış gibi duran yanık izleri, o gecenin ne kadar yıkıcı olduğunu gösterir.</p>

<p>Sabah olduğunda Germanicia bir harabeydi.</p>

<p>Binalar yağmalanmış, kitaplıklar yakılmış, hamamlar harabeye dönmüştü. Roma İmparatorluğu doğudaki gücünü bu saldırılarla bir kez daha sorgulamak zorunda kalacaktı. Kısa süre sonra Roma, bu tarz baskınları önlemek için Doğu eyaletlerindeki kaleler zincirini yeniden yapılandırma kararı aldı. Ancak Isaurialı korsanların bu baskını, Doğu Akdeniz’deki Roma şehirlerine duyulan güvenin kırılma noktalarından biri oldu.</p>

<p><strong>Ve yıllar sonra bile, şehir halkı bir yangın olduğunda “Isaurialı gecesi gibi yanıyor” diyerek o güne atıfta bulunacaktı.</strong></p>

<p><strong>Kahramanmaraş Birlik Platform Araştırmaları</strong><br />
 </p>

<p><strong>KAYNAKLAR:</strong><br />
1.Stephen Mitchell, Anatolia: Land, Men, and Gods in Asia Minor. Volume I: The Celts and the Impact of Roman Rule, Oxford University Press, 1993.<br />
2.Ramsay, W. M., The Historical Geography of Asia Minor, Cambridge University Press, 1890.<br />
3.Erich Kettenhofen, Germanicia Caesarea, Reallexikon der Assyriologie und Vorderasiatischen Archäologie, De Gruyter, 2001.<br />
4.Michael Rostovtzeff, The Social and Economic History of the Roman Empire, Clarendon Press, 1926.<br />
5.Kahramanmaraş Arkeoloji Müzesi, Taş Eserler Salonu, Yazıt No: KM-3Y-AG78.</p>

<p><strong>Saygılarımla,<br />
Alper ESKİKILIÇ<br />
KMBP GRUP YÖNETİCİSİ</strong></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/atesin-golgesinde-isauriali-korsanlarin-germanicia-seferi-m-s-256/2330/</link>
<pubDate>Mon, 16 Jun 2025 17:48:42 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Tahttan Sürgüne: Abgar Hanedanı&amp;#39;ndan Prens Arsham&amp;#39;ın Germanicia&amp;#39;ya Kaçışı - M.S. 214</title>
<description><![CDATA[<p>Gecenin çöktüğü bir Edessa (Urfa) sabahında, sarayın taş duvarları sadece bir hükümdarın değil, kadim bir hanedanın sessiz çöküşüne de tanıklık ediyordu. Yüz yıllardır Arami halkının kalesi olan bu şehirde, artık Roma'nın gölgesi ağır basıyor, Abgar Hanedanı'nın kutsal sayılan meşruiyeti sorgulanıyordu. Sarayın iç avlusunda yankılanan ayak sesleri arasında, genç Prens Arsham, sürgünün kokusunu çoktan almıştı.</p>

<p><strong>Daha yirmili yaşlarının başında olmasına rağmen, gözleri halkının yorgunluğunu, dedelerinin bilgelik mirasını taşıyordu. Annesi, Adiabene’li Yahudi bir prenses; Babası, Mezopotamya'nın en eski soylarından gelen bir krallık temsilcisiydi. Ancak soyun asaleti, taht entrikalarının demir pençesinden onu koruyamamıştı.</strong></p>

<p>Kardeşi Manu bar Abgar, bir darbeyle tahta oturtuldu.</p>

<p><strong>Arsham’a bağlı sadık birkaç asker, gözlerden uzak bir planla saraydan kaçışını hazırlamıştı. Parth sarığı başında, siyah keçi postuna sarınmış halde, sadece bir mızrak ve geçmişin ağırlığıyla atına atladı. Geride bıraktığı şehir; Kökleri, dostları ve çocukluğuydu. Edessa'nın dar sokaklarından geçip Dicle'nin doğusuna süzüldü. Gecenin örttüğü kaçış, aslında doğunun en büyük sırlarından birini barındırıyordu: Bir hanedanın son varisi, artık sığınacak bir ülke arıyordu.</strong></p>

<p>Prens Arsham, kuzeye, Fırat Nehri boyunca ilerledi ve gizlice Kommagene'nin eski dağ yollarından geçerek Germanicia’ya sığındı. Çünkü o dönemde Germanicia, Roma'nın Suriye-Cappadocia sınırında önemli bir askerî merkezdi. Burada, Roma’nın doğu eyaletlerini yöneten Suriye Valisi Lucius Marius Maximus, onu koruma altına aldı.</p>

<p>Vali, Arsham’ın taht üzerindeki hak iddiasını bir koz olarak görüyordu. Zira Roma, Osroene üzerindeki kontrolünü pekiştirmek istiyor, ancak bunu doğrudan işgal etmektense içerideki taht kavgalarını kullanarak yapmayı tercih ediyordu.</p>

<p>Germanicia’nın doğusunda, yüksek duvarlı bir villada yıllar geçti...</p>

<p><strong>Üç uzun yıl boyunca Arsham burada yaşadı. Kayıtlar, onun kentte Roma dilinde konuşan yerel seçkinlerle dostluk kurduğunu, bir kilise vakfına bağışta bulunduğunu ve hatta kendi adına bir yazıt bıraktığını söylüyor:</strong></p>

<p>“ARSHAMOS, EX REGIA OSRHONENSIS – Roma’ya sadık, Osroene’nin gerçek evladı.”</p>

<p>(“Arshamos, Osroene Krallığı’nın Sarayından – Roma’nın sadık evladı”) – Taş levha 19. yüzyılda Maraş yakınlarında bulunmuş, bugün kayıptır.</p>

<p><strong>Arsham, sürgün yıllarında Edessa’ya dönmenin hayalini hiç bırakmadı. Özellikle M.S. 217’de Roma tahtına geçen Caracalla’dan umutluydu. Çünkü Caracalla, Doğu’yu tam anlamıyla Roma’ya bağlamak isteyen bir imparatordu. Ama her şey, Harran ovasında bir hançerle sona erdi. Caracalla öldürüldü. Arsham’ın tahta dönme ihtimali, onunla birlikte toprağa gömüldü.</strong></p>

<p>Ertesi yıl, M.S. 218’de, Arsham hastalandı ve Germanicia’da öldü. Kimse onun için devlet töreni yapmadı. Mezarı Ahır Dağı eteklerindeki eski bir Roma nekropolünde, isimsiz taşların arasında kayboldu.</p>

<p><strong>Arsham’ın hikayesi, güç uğruna feda edilen bir prensin, unutulmuş bir krallığın ve Kahramanmaraş’ın topraklarında saklanan derin bir sırrın hikayesidir.</strong></p>

<p><strong>Kahramanmaraş Birlik Platformu Araştırmaları</strong></p>

<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong></p>

<p>Cassius Dio – Roman History, Book 78–79, Loeb Classical Library, Harvard University Press.</p>

<p>Segal, J.B. – Edessa: The Blessed City, Oxford University Press, 1970.</p>

<p>Fowden, Garth – Empire to Commonwealth: Consequences of Monotheism in Late Antiquity, Princeton University Press, 1993</p>

<p> </p>

<p><strong>Saygılarımla,</strong></p>

<p><strong>Alper ESKİKILIÇ</strong></p>

<p><strong>KMBP YÖNETİCİSİ</strong></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/tahttan-surgune-abgar-hanedanindan-prens-arshamin-germaniciaya-kacisi-m-s-214/2329/</link>
<pubDate>Tue, 27 May 2025 03:42:11 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Megapoint Hastanesi&amp;#39;nde Kadın Cinayeti: Bir Can Kaybı, Bin Sorumlu!</title>
<description><![CDATA[<p>Özel Megapoint Hastanesi'nde yaşanan vahşet, bir kadının hayatına mal olurken, Türkiye'nin kanayan yarası olan kadın cinayetlerine bir yenisini daha ekledi.</p>

<p>Ancak bu kez mesele sadece bir "aile içi şiddet vakası" değil.</p>

<p>Bu, aynı zamanda bir kurumsal ihmalkarlık, güvenlik zaafiyeti ve sorumluların yüzüne vurulmuş bir tokat niteliğinde.</p>

<p> </p>

<p>Bir sağlık çalışanı, mesai yaptığı hastanenin koridorlarında eşi tarafından pompalı tüfekle katledildi. Bu cümleyi bir daha okuyun.</p>

<p>Pompalı tüfek!</p>

<p>Yani bir kişi, bir hastaneye, ateşli silahla girip cinayet işleyebildi.</p>

<p>Peki, hastane güvenliği neredeydi?</p>

<p>X-ray cihazları, metal dedektörler, güvenlik görevlileri?</p>

<p>Yoksa Megapoint Hastanesi’nde girişler herkese açık mı?</p>

<p>Bu olay, hastanenin "güvenlik" adı altında hiçbir ciddi önlem almadığını gösteriyor.</p>

<p>Bir hastane, hastaların ve çalışanların can güvenliğini sağlamakla yükümlüdür.</p>

<p>Ancak görünen o ki, Megapoint Hastanesi yönetimi için bu konu hiçbir zaman öncelik olmamış.</p>

<p> </p>

<p>"Üzgünüz" Demekle Olmaz!</p>

<p>Olayın ardından hastane yönetiminden gelen tek açıklama, "Olayla ilgili soruşturma başlatılmıştır, mağdurun ailesine başsağlığı diliyoruz" tarzı standart bir metin.</p>

<p>Peki, bu kadarı yeterli mi?</p>

<p>Bir insan öldü!</p>

<p>Bir anne, bir eş, bir çalışan...</p>

<p>Onun hayatını kaybetmesine sebep olan ihmallerin üzeri böyle mi kapatılacak?</p>

<p> </p>

<p>Bu cinayet, sadece failin değil, hastane yönetiminin, güvenlik biriminin ve denetim mekanizmalarının da suçudur.</p>

<p>Eğer gerekli önlemler alınsaydı, bu silah hastaneye giremezdi.</p>

<p>Eğer güvenlik ekipleri işini doğru yapsaydı, belki de bu cinayet engellenebilirdi.</p>

<p> </p>

<p>Hesap Verme Zamanı!</p>

<p>Bu işin üzeri kapatılmamalı.</p>

<p>Sağlık Bakanlığı derhal devreye girmeli ve Megapoint Hastanesi’nin güvenlik protokollerini acilen denetlemeli.</p>

<p>Ayrıca, bu cinayetin sorumluları sadece fail değil; güvenlik görevlilerinden hastane yöneticilerine kadar tüm ihmalkar kişiler yargı önüne çıkarılmalı.</p>

<p> </p>

<p>Ve en önemlisi;<br />
Megapoint Hastanesi yönetimi istifa etmeli!</p>

<p>Böyle bir facianın ardından aynı ekibin yönetimde kalması, hem vicdani hem de mesleki bir skandaldır.</p>

<p>Her gün bir kadın daha öldürülüyor.</p>

<p>Her gün bir güvenlik zaafiyeti daha ortaya çıkıyor.</p>

<p>Artık "Üzgünüz" demekle yetinmeyin.</p>

<p>Hesap sorun.</p>

<p>Megapoint Hastanesi’ndeki bu cinayet, sadece bir kadının değil, tüm toplumun yarasıdır.</p>

<p>Ve bu yara, ancak adalet sağlanırsa kapanır.</p>
]]></description>
<author>Zeki Demir</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/zeki-demir/megapoint-hastanesinde-kadin-cinayeti-bir-can-kaybi-bin-sorumlu/2328/</link>
<pubDate>Wed, 21 May 2025 17:29:26 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Deprem Değil İhmal ve Vicdan Yıktı: İki Ülke, Bir &amp;quot;Onur&amp;quot; Hikâyesi</title>
<description><![CDATA[<p>2010 yılında temeli atılan ve 2016’da hizmete açılan İzmit Körfez Geçiş Köprüsü, nam-ı diğer Osman Gazi Köprüsü, Türkiye’nin mühendislik harikalarından biridir. Çoğumuz bu devasa yapıyı kullanmış, belki de körfezin muhteşem manzarasına hayran kalmışızdır. Ancak bu köprünün gölgesinde kalan, pek konuşulmayan bir hikâye var: <strong>Japon mühendis Kishi Ryoichi.</strong></p>

<p>Japonya’da her yıl üst düzey yöneticilerin intihar ettiğini duyarız. Peki, bu toplumdaki intihar eğilimi nereden geliyor? Aslında bu, kökleri samuray geleneğine uzanan derin bir kültürel kod. "Harakiri" ya da diğer adıyla "Seppuku", Japonlar için onurlu bir ölüm biçimidir. Onlara göre şeref, mesleki sorumluluk ve kişisel namus, hayatın kendisinden değerlidir. Bu değerler zedelendiğinde, geriye bazen yalnızca sessiz bir veda kalır.</p>

<p>Bu köşe yazısı ile ilgili olarak iki uç örnek vermek istiyorum.</p>

<p>Birinci Örnek: Osman Gazi Köprüsü’nün inşası sırasında, Japon mühendis Kishi Ryoichi’nin sorumlu olduğu bir halat kopar. Yaşanan kazayı "onur meselesi" olarak gören Ryoichi, "Sorumlu benim" notunu bırakarak hayatına son verir. <strong>Üstelik yaşanan kazadan dolayı herhangi bir can kaybı yaşanmadığı halde…</strong></p>

<p>İkinci Örnek: 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinde, çürük binalar yüzünden binlerce insan hayatını kaybetti. Ancak sorumlu müteahhitler, "kocama hâli" gibi gerekçelerle tahliye edildi, davalar aylardır sürüncemede. Yıkılan binaların yalnızca yüzde 7'si hakkında kesin mahkûmiyet kararı var. Deniz kumlu beton, eksik demir ve standart altı malzeme kullanımı tespit edilmesine rağmen, "yapı denetim firması sorumlu" savunmasıyla çoğu kurtuldu. <strong>Oysa resmi verilere göre 55 bin canımızı kaybettiğimiz 6 Şubat Kahramanmaraş depremleri sonrasında tek bir istifa, “görevden af talebi” veya özür olmadı.</strong></p>

<p>Japonya’da bir hata, yalnızca kişiyi değil, firmanın itibarını ve ulusal gururu da zedeler. Kishi Ryoichi’nin eylemi, bu anlayışın sonucuydu. Peki ya Türkiye’de? Depremde can kaybına yol açan müteahhitlere "kasten adam öldürme" suçu getirilmeli. Bir halatın kopmasından sorumluluk duyan bir mühendisin verdiği bedel, çürük bina yapanlar için de ders olmalı.</p>

<p>Mühendis odalarına, Japon modelindeki gibi <strong>“Proje ret” </strong>yetkisi verilmeli. Bağımsız uzman denetim ekipleri zorunlu kılınmalı (Osman Gazi Köprüsü’ndeki gibi). <strong>"Yapı Güvenlik Karnesi"</strong> uygulaması tüm binalar için zorunlu hale getirilmeli. Yapıların teknik detayları şeffaf şekilde kamuya açılmalı.</p>

<p>Kishi Ryoichi’nin intiharı, bir toplumun yaşam hakkına verdiği değeri gösterirken; Kahramanmaraş’taki tahliyeler, rant ve cezasızlık kültürünün bedelini ortaya koyuyor. Depremler değil, çürük zihniyetler öldürüyor. Japon mühendisin bıraktığı not, Türkiye’deki tüm müteahhitlere ve denetçilere bir ayna tutmalı.</p>

<p>"Bir halatın kopmasından bile sorumlu hisseden bir onur ile binlerce cana mal olan binalardan kaçan bir sorumsuzluk arasındaki fark, medeniyetin ölçüsüdür."</p>
]]></description>
<author>Zeki Demir</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/zeki-demir/deprem-degil-ihmal-ve-vicdan-yikti-iki-ulke-bir-onur-hik-yesi/2327/</link>
<pubDate>Wed, 14 May 2025 17:39:42 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Gurgum Nasıl Markasi Oldu? Med-Babil Savaş Makinesinin Gölgesinde Son Direniş - M.Ö. 612</title>
<description><![CDATA[<p>Zagros Dağları’nın sarp yamaçlarında yankılanan Med süvarilerinin çelik nal sesleri, Fırat kıyılarına doğru bir felaketin habercisi gibi uzanıyordu. Bugünkü Kahramanmaraş olan Gurgum, hala Asur’a olan sadakatini koruyordu; Ama bu sadakat, çökmekte olan bir imparatorluğun enkazına zincirlenmek demekti. Ninova çoktan yıkılmış, Asur’un kalbi sökülmüştü. Şimdi sıra taşradaki direniş kalelerinde, sessizce düşmeleri beklenen son yapılardaydı.</p>

<p><strong>Gurgum, Hitit mirasını taşıyan parlak döneminde Kral Halparuntaş ve oğlu Tarhulara ile yükselmişti. Kabartmalarla süslenmiş taş duvarları, aslan heykelleriyle korunan girişleri ve her biri birer siyasi beyan olan yazıtlarıyla Anadolu’nun en gözde kent devletlerinden biri olmuştu. Ama kader, onu Asur’un sadık vasallarından biri yapmıştı. Ve artık Medlerin doğudan gelen fırtınası karşısında yalnızdı.</strong></p>

<p>Kral Kyaxares’in komutasındaki Med ordusu, Babil Kralı Nabopolassar’la kurulan stratejik ittifak sayesinde muazzam bir kıskaca dönüşmüştü. Kyaxares, Urartu dağlıklarını aşarken karşısına çıkan direnişleri ezip geçmişti. Nihayet Gurgum’un surlarının önüne geldiğinde, savaş değil, önce korku salındı.</p>

<p><strong>Komutan Ratuş’un yönetimindeki özel Med birlikleri, Gurgum çevresindeki yerleşimleri sistematik olarak yok etti. Fakat bu yok ediş yalnızca fiziksel değildi. Medler, su kuyularını domuz yağıyla kirletti; hububat ambarlarına ölü hayvanlar yerleştirerek salgın hastalık yaydılar. Geceleri, dağ geçitlerinden sürülen çıngıraklı keçilerle şehirde korku ortamı oluşturdular. Her gece farklı bir sur kulesine, ölü gibi giydirilmiş cansız bedenler asıyorlardı; bu görüntüler, Gurgum’un muhafızlarının uykusunu kaçıran birer kabusa dönüşüyordu.</strong></p>

<p>İçeride, Asur’dan yardım gelmeyeceği artık anlaşılmıştı. Kral Aksudari, sarayının taş zeminine kazıttığı şu sözlerle kararını netleştirdi: “Gurgum düşerse, zaman bile unutmasın.” Bu sözle birlikte şehrin elit muhafızları olan “Taş Kartallar”, tüm kapıları mühürledi ve direnişe hazırlandı.</p>

<p><strong>Ancak Medler olağanüstü bir kuşatma zekasına sahipti. Kuşatmanın 29. gecesi şehir merkezinden yükselen bir patlama, halkı dehşete düşürdü. Sarayın altındaki mühimmat deposu içeriden sabote edilmişti. Ardından tarihte eşi az görülen bir saldırı planı devreye girdi.</strong></p>

<p>Medler, “kaygan kalkan” olarak adlandırılan özel bir saldırı taktiğini uyguladı. Hayvan yağına batırılmış keçi postlarıyla kaplanmış tahtaları altlarına yerleştiren seçkin birlikler, surların eğimli bölgelerinden yağ gibi akarak şehre sızdılar. Aynı anda, kuru dere yatağı boyunca gizlenmiş 12 kişilik bir sualtı sızma timi, nefeslerini dakikalarca tutarak kanal hattından içeri girdi. Bu birlik, Urartu döneminden devşirilmiş sualtı savaşçılarıydı.</p>

<p><strong>Sabaha karşı,surların kuzeydoğusundaki kuleden yoğun bir duman yükseldi. Bu dikkat dağıtıcı harekatın ardında asıl hedef, güney kapısıydı. Medler, dört yönlü çapraz yıkım arabalarıyla kapıyı hedef aldı. Bu ahşap dev araçların merkezine sarmaşık kökleri ve katranla kaplanmış kuru keçi gübresi yerleştirilmişti. Alev aldırıldığında yokuş aşağı hızla fırlatıldılar. Kapıya çarptıklarında yalnızca yapısal yıkım değil, patlama etkisi de yaptılar.</strong></p>

<p>Kapılar yerle bir olurken, içeri giren Med birlikleri karşısında Taş Kartallar son barikatlarını kurdu. Fakat Medler, ok gibi sessiz ama ölümcül bir silah kullandılar: Okkuh. Geyik boynuzundan yapılan yaylarla donatılmış bu silahlar, dar sokaklarda ölümün fısıltısı gibi yayılıyordu. Arbalet benzeri bu sistemle barikatlar kısa sürede çöktü.</p>

<p><strong>Saray kuşatıldığında Kral Aksudari, elinde Asur’dan kalma kutsal bir mühür taşıyordu. Teslim oldu ama boyun eğmedi. Komutan Ratuş, onun alnına Med çeliğiyle kesik bir çizik attığında, Aksudari şu sözleri söyledi: “Artık sizin tarih dediğiniz şey, bizim küllerimizle yazılacak.”</strong></p>

<p>Kyaxares, Gurgum’u yok etmedi. Aksine, onu Anadolu’daki egemenlik planında bir merkez haline getirdi. Şehirdeki yazıtlar Med diline çevrildi, tapınaklar yeniden düzenlendi. O günden sonra Gurgum, Med kayıtlarında ilk kez “Markasi” olarak anıldı.</p>

<p><strong>Bugün Maraş Ovası’nın derinliklerinde yatan bu şehir kalıntıları, hem bir direnişin hem de büyük bir dönüşümün simgesidir. Kazılarda çıkarılan kabartmalar, çatlamış taşlar ve yazıtlar hala o günlerin izlerini taşır.</strong></p>

<p><strong>Kahramanmaraş Birlik Platform Araştırmaları</strong></p>

<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong></p>

<p>Liverani, Mario. The Ancient Near East: History, Society and Economy, Routledge, 2014.</p>

<p>Radner, Karen. Assyria: The Imperial Might, British Museum Press.</p>

<p>Bryce, Trevor. The World of the Neo-Hittite Kingdoms, Oxford University Press.</p>

<p>Livius.org: "Gurgum", "Kyaxares", "Neo-Assyrian collapse"</p>

<p> </p>

<p><strong>Saygılarımla,</strong></p>

<p><strong>Alper ESKİKILIÇ</strong></p>

<p><strong>KMBP GRUP YÖNETİCİSİ</strong></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/gurgum-nasil-markasi-oldu-med-babil-savas-makinesinin-golgesinde-son-direnis-m-o-612/2326/</link>
<pubDate>Wed, 14 May 2025 05:23:58 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Yıkılan Şehirler ve Cezasız Kalan Katiller</title>
<description><![CDATA[<p>6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinin ardından geçtiğimiz günlerde İstanbul’da meydana gelen deprem, toplum olarak depreme ne kadar hazırlıksız olduğumuzu bir kez daha gözler önüne serdi. Konut kiralarındaki yüzde 100’ü aşan artışlar, otobüs bilet fiyatlarının 3 katına çıkarılması gibi birçok unsur fırsatçılığın ulaştığı boyutu acı bir şekilde gözler önüne serdi. Çünkü bu sorun sadece İstanbul’a özgü değil maalesef. 6 Şubat depremlerinin ardından bu yana Kahramanmaraş’ta da durum farklı değil. Kiralar, gıda fiyatları, ulaşım ücretleri arttıkça artıyor. Peki, bu durum bize ne anlatıyor dersiniz?</p>

<p>Hepimiz de çok iyi biliyoruz ki depremler doğal afetlerdir ve ne zaman, nerede olacağını tam olarak kimse bilemez. Ancak binaların yıkılması, can kayıplarının artması doğal değil elbette. Bunlar tam anlamıyla ahlaki çöküntünün ve denetimsizliğin bir sonucudur. Müteahhitlerin <strong>"bir kolon eksik olsa ne olacak"</strong> zihniyeti, denetçilerin <strong>"görmeyen (!), görmek istemeyen gözleri"</strong>, belediyelerin <strong>"dosya tamam"</strong> deyip onay verilmemesi gereken yapılara onay vermeleri... Hepsi bir araya gelince ortaya ölüm tuğlalarından örülü binalar ortaya çıkıyor. Çimentodan çalan, demiri eksik koyan, standartlara uymayan müteahhitler, bugün yıkılan binaların en büyük sorumlularıdır. Ve açıkça söylemeliyim ki katillerdir.</p>

<p>Hatırlayalım! <strong>“1999'da</strong> <strong>deprem vergileri nereye gitti?"</strong> diye sorduk, “<strong>2023'te KOSGEB kredileri kimlere peşkeş çekildi?”</strong> diye soruyoruz. Çünkü bu çürümüş zihniyet, sistemi de çürütmüş maalesef.</p>

<p>Japonya'da 6 şiddetindeki depremlerde insanlar gazetesini bile okuyabilecek kadar sakinken, bizde neden 6 şiddetindeki sarsıntılar da binalar yerle bir oluyor.</p>

<p>Cevabı aslında çok basit. Bizi deprem değil, ahlaki erozyon yıkıyor.</p>

<p>Çünkü orada denetim mekanizmaları işliyor. Çünkü müteahhitler kurallara uyuyor. Çünkü bir sisteme göre hareket ediliyor. En önemlisi de vicdanlı davranılıyor. Toplumları bilinçli. Bizde ise özellikle kurumlardaki ahbap-çavuş ilişkileri, denetimsizlik ve rant hırsı, her depremde yeni acılar yaşamamıza neden oluyor.</p>

<p>Bir örnek vereyim. Son depremde yıkılan binaların raporlarına bir göz gezdirmenizi istiyorum. Çürük demir, deniz kumuyla karılmış çimento, <strong>"proje değişikliği"</strong> adı altında yapılan eksik katlar... Ve en acısı ise bu binalara <strong>"yasal"</strong> izin verenler hâlâ görevlerinin başındalar. Oysa Japonya'da bir bina denetçisinin hatası yüzünden can kaybı yaşandığında, o meslek sahibi bir daha mesleğini icra edemiyor. Oralarda kurallar bu kadar katıyken bizde bu kadar lakayt olması, canlarımızın da bu sorumsuz insanlar ve sistemsizlik yüzünden yoktan yere heba edilmesi anlamına geliyor.</p>

<p>Ne acı ki, bugün belediyelerdeki yapı denetim birimleri, teknik ehliyetten ziyade siyasi kayırmacılıkla dolup taşıyor. Kimi denetçiler, <strong>“partiye hizmeti”</strong> mesleki kariyerinden önce tutuyor; kimisi ise <strong>“liyakat listelerinde”</strong> değil, <strong>“yakınlık sıralamasında”</strong> yer buluyor. Oysa bir binanın ruhsatı verilirken imzalanan evrak, aslında yüzlerce insanın can güvenliğine dair verilen bir senet niteliğinde. O yüzden bir can hassasiyetinde incelenmesi ve imzalanması gerekir evrakların.</p>

<p><strong>Bu birimlerin tamamen bağımsız, bütçesi merkezi hazineden karşılanan ve sivil toplum kuruluşlarının raporlama yapabileceği uzman ekiplerden oluşması gerektiğini düşünüyorum. Mühendis odalarına sadece “danışmanlık” değil, “onaylama yetkisi” verilmeli. Bir inşaat projesi, en az üç farklı meslek odasından oluşan teknik kurul tarafından onaylanmadıkça ilk kazma vurulmamalı. </strong></p>

<p>Bugün bir müteahhit kaçak kat çıktığında cebine attığı milyonlarca liraya karşılık, sadece 'törenle kesilen' sembolik para cezalarıyla kurtulabiliyor. Ya da göstermelik 3-5 yıl hapis yatarak ışık hızıyla tahliye ediliyor. Peki ya o kaçak katta hayatını kaybeden ailelerin hesabı kimden sorulacak?</p>

<p><strong>İnşaat ruhsatına 'dosya tamam' diye onaylayan belediye memurundan, eksik malzemeye göz yuman şantiye şefine, denetim raporlarını 'görmedim' diyen müfettişten, 'bir kat fazladan ne olacak' diyen müteahhide kadar bu ölüm zincirinin tüm halkaları, kasten adam öldürme suçundan müebbetle yargılanmalı.</strong> <strong>Üstelik bu davalar, 'zamanaşımı' gibi hukuki kılıflara sığdırılamayacak şekilde düzenlenmeli.</strong> Çünkü bir binanın çökmesi sadece betonun değil, tüm sistemin çöküşüdür. Toplum olarak artık şunu anlamalıyız: Depremde her kayıp can için en az bir adli sorumlu vardır.</p>

<p>'Ucuz daire' hayaliyle çürük binaya talip olan her alıcı, aslında bu ölüm tuzaklarının finansörü konumundalar. Nasıl ki bir gıda ürününün son kullanma tarihine bakıyorsak, konut alırken de 'yapı ömrü' sorgulanmalı.</p>

<p>Aslında çözümü çok uzakta aramaya gerek yok. Mehmet Yüzbaşıoğlu'nun dediği gibi, 'Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok.' Depremle yaşamayı öğrenmiş ülkelere bakmamız yeterli. Yeter ki çözüm odaklı olalım..</p>

<p><strong>ÇÖZÜM: </strong></p>

<ol>
	<li>DASK zorunlu sigortası kapsamına 'Yapı Güvenlik Karnesi' şartı getirilmeli, bu karnede binanın deprem performansı, malzeme kalitesi ve denetim geçmişi açıkça belirtilmeli.</li>
	<li>Bankalar, kredi vermeden önce mutlaka bu karnedeki puanı kontrol etmeli; 70 puan altındaki binalara asla banka kredisi verilmemeli.</li>
	<li>Emlakçılar ve müteahhitler, satış sözleşmelerine binanın teknik özelliklerini eksiksiz eklemekle yükümlü tutulmalı.</li>
	<li>Belediyeler, bölgelerindeki binaların güvenlik derecelendirmesini her vatandaşın görebileceği şekilde açık veri olarak yayınlamalı.</li>
</ol>

<p>Depremde güvenli binada oturmak bir lütuf değil, temel vatandaşlık hakkıdır.</p>

<p>Deprem bölgesinde temel ihtiyaç maddelerine yapılan fahiş zamları sadece ahlaksızlıkla açıklayamıyorum. Bu, topluma karşı işlenmiş bir suçtur. İstanbul'da otobüs firmalarının bilet fiyatlarını 3 katına çıkarması, 6 Şubat Depremlerinde Kahramanmaraş'ta bir şişe suyun 50 liradan satılması, enkaz altındaki insanların canına kastetmekle eşdeğerdir.</p>

<p><strong>ÇÖZÜM: </strong></p>

<p>1) Afet vurgunculuğu TCK'ya yeni bir suç olarak eklenmeli ve bu suçun cezası en az 5 yıldan başlayan hapis cezası olmalı.</p>

<p>2) Belediyeler, afet dönemlerinde temel ihtiyaç maddeleri için acil fiyat denetim ekipleri kurmalı.</p>

<p>3) Fırsatçılık yapan işletmelerin ruhsatları derhal iptal edilmeli ve kamuoyuna isimleri açıklanmalı.</p>

<p>4) Vatandaşlar, cep telefonlarıyla anında şikâyet sistemine entegre bir uygulama üzerinden bu vakaları bildirebilmeli. Unutulmamalıdır ki, depremde enkaz altından çıkarılan her kaybedilmiş can, birilerinin cebine giren haksız kazançların bedelidir.</p>

<p>Deprem öldürmez, ihmal ve ahlaki yozlaşma öldürür. Binaları sağlam yapmadan önce vicdanları inşa etmeliyiz. Japonya’nın deneyimlerini örnek almalı, sorumluluk sahibi bir toplum olmak ve denetimleri etkin kılmak zorundayız.</p>

<p>Hatırlayın, 1999'da 17 bin can gitti. 2023'te 50 binin üzerinde insanımızı kaybettik. Eğer zihniyet değişmezse, bir sonraki depremde bu rakam 100 bini, belki de milyonları bulacak. Deprem öldürmez; rüşvetle çürütülmüş kolonlar, deniz kumlu betonlar ve ‘banane’cilik öldürür.</p>

<p>Son olarak!</p>

<p>Japonya depremle yaşamayı öğrendi de biz neden öğrenemiyoruz? Cevabı çok basit. Çünkü onlar teknolojiye güveniyor, biz ise "şansımıza" güveniyoruz. Oysa depremde şans olmaz. Ya bilim bizi kurtaracak ya da bu çürümüş, kokuşmuş zihniyet bizi toprak altına koyacak.</p>

<p>Kalın sağlıcakla…</p>
]]></description>
<author>Zeki Demir</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/zeki-demir/yikilan-sehirler-ve-cezasiz-kalan-katiller/2325/</link>
<pubDate>Mon, 12 May 2025 23:07:21 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Sessiz Kahramanlar: Anneler</title>
<description><![CDATA[<p>Hayatın en kıymetli yükünü, en az ses çıkararak taşıyanlardır anneler. Adı anıldığında yüreğe bir sızı oturur. Kimi için yan odadadır, kimi için mezar taşında bir isim. Kimi için her gün duyulan bir sestir huzur, kimi için dinlenirken gözyaşı dökülen bir ses kaydı... Ama herkes için aynıdır. Anne; ilk sığınak, son umut, ömür boyu taşınan bir iz.<br />
Anneler, toplumun en sessiz emekçileridir. Ne resmi tatilleri vardır ne de izin hakları... Doğduğu andan itibaren kendini başkasının yaşamına adayan, sabahlara kadar uykusuz kalıp gün aşırı kahvaltı hazırlayan o yorgun kadınlardır. Onlar için "emeklilik" diye bir kavram yoktur. Çocuk kırk yaşına da gelse, gözleriyle takip eder, eliyle düzeltir, diliyle öğüt verir. Çünkü annelik biyolojik bir durum değil, ömür boyu süren bir sorumluluktur.<br />
Ne yazık ki çoğu zaman bu sessiz kahramanlar görmezden gelinir. Hayatın koşuşturmacasında emekleri sıradanlaşır. Anneler Günü gelir, bir buket çiçek alınır, birkaç güzel söz söylenir. Sonra herkes telaşına döner. Oysa annelik yılda bir gün kutlanacak bir duygu değildir. Her sabah onunla başlar, her akşam onunla biter.<br />
Bazı anneler vardır ki sessizlikleri sadece yorgunluktan değil, hayal kırıklıklarındandır. Yalnızlıktan, unutulmaktan, ihmal edilmekten... Onlar da bir zamanlar gençti, hayalleri vardı. Kendi hayallerini çocuklarının geleceğine adadılar. Şimdi belki bir telefon bekliyorlar, bir ziyaret, ya da sadece "İyi misin?" sorusunu...<br />
Bu yazıyı okurken aklınıza anneniz geldiyse, geç kalmış sayılmazsınız. Belki ona söyleyemediğiniz sözler, arayamadığınız bir özür, sarılamadığınız bir vefa borcu duruyordur.<br />
Unutmayalım; Anneler mucize yaratmaz, zaten kendileri bir mucizedir. Ve bazı mucizeler hayata sadece bir kez gelir.<br />
Bu Anneler Günü'nü çiçeklerle değil, zaman ayırarak kutlayın. Çünkü annenizin en çok ihtiyaç duyduğu şey, sizin varlığınızdır.<br />
Başta annem ve eşim olmak üzere tüm annelerin Anneler Günü kutlu olsun.</p>

<p>Yarın görüşmek üzere...</p>
]]></description>
<author>Zeki Demir</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/zeki-demir/sessiz-kahramanlar-anneler/2324/</link>
<pubDate>Sun, 11 May 2025 19:33:35 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Kahramanmaraş&amp;#39;ın Trafik Sorunu ve Deprem Sonrası Normalleşen Kural İhlalleri</title>
<description><![CDATA[<p>Kahramanmaraş’ın deprem gerçeğiyle yüzleşmesinin ardından, kentin en belirgin sorunlarından biri haline gelen trafik problemi, son iki yılda zirve noktasına ulaşmış durumda. Özellikle alternatif yolların azlığı ve trafik yoğunluğunu hafifletecek çözümlerin bir türlü hayata geçirilememesi, bu sorunun gelecekte daha da büyümesine neden olabilir.</p>

<p>Ancak şu anda asıl dikkat çekeceğim mesele, trafik kurallarının hiçe sayılması. Deprem sonrasında adeta patlak veren bu kural tanımazlık psikolojisi, giderek daha tehlikeli bir hal almaya başladı.</p>

<p>Trafikte yaşadığımız sorunların temelinde yatan nedenler aslında toplumsal yapımızın bir yansımasından ibaret. "Kurallar başkaları içindir" şeklinde özetlenebilecek zihniyetimiz, direksiyon başına geçtiğimizde kendini açıkça gösteriyor. Birçoğumuz "Kimseye zarar vermiyorum" ya da "Sadece bu seferlik" gibi bahanelerle ihlalleri normalleştirirken, aslında trafik güvenliğini tehlikeye atıyoruz.</p>

<p>Bu sorunun kökleri eğitim sistemimizden şehir planlamamıza kadar uzanıyor. Sürücü kurslarında verilen eğitimler genellikle sadece sınavı geçmeye yönelik olduğu için, trafik adabı ve empati gibi hayati konular maalesef es geçiliyor. Depremin verdiği zarardan dolayı Kahramanmaraş’taki yetersiz altyapı da bu sorunu tetikliyor. Okul önlerinde yaya geçidi bulunmaması, dar ve karmaşık yollar, park yeri eksikliği gibi problemler sürücüleri kuralları çiğnemeye adeta zorluyor.</p>

<p>Trafikteki davranışlarımızı şekillendiren sosyal dinamikler de oldukça etkili. Arkamızdaki aracın korna çalması veya sellektör yapması, bizi hız yapmaya zorluyor. Toplumda "sert direksiyon hakimiyeti" yanlış bir şekilde övülürken, kurallara uyan sürücüler "acemi" diye küçümsenebiliyor. Bu durum, trafikte sağlıklı bir davranış kültürünün oluşmasını engelliyor.</p>

<p>Modern yaşamın getirdiği zaman baskısı ve yoğun tempo da trafikteki sabırsız davranışlarımızı körüklüyor. Trafik sıkışıklığıyla başa çıkamayışımız ve alternatif yolların yetersizliği, kural ihlallerini artırıyor. Yayaların kırmızı ışıkta geçmesi, sürücülerin yaya geçitlerinde durmaması gibi karşılıklı saygısızlıklar ise genel bir kural tanımazlık kültürünü besliyor.</p>

<p>Özellikle kent merkezindeki Özel Halk otobüslerinin kuralları esnetmesi diğer sürücülere kötü örnek olurken, radar cezası alanların "Şanssız yakalandım" yaklaşımı sorunun ciddiyetini gözardı etmemize neden oluyor. Tüm bu faktörler bir araya geldiğinde, trafiği sadece bir ulaşım meselesi olmaktan çıkarıp toplumsal ahlakımızın bir göstergesi haline gelmektedir. Bu karmaşık sorunun çözümü için eğitimden altyapıya, denetimlerden toplumsal bilinçlenmeye kadar çok yönlü bir yaklaşım gerekmektedir.</p>

<p>Son zamanlarda sıkça karşılaştığım bir olayı paylaşmak istiyorum. Aslında depremden bu yana benzer durumlara defalarca şahit olmuştum, ancak ilk kez bizzat içinde bulununca, olayı sizlere de anlatma ihtiyacı hissettim.</p>

<p>Normal şartlarda ne kadar kurallara uyarsanız uyun, karşı taraf uymuyorsa siz her zaman risk altındasınız. Tek yönlü bir yolda ilerlerken, ters yönden gelen bir araç, trafik tabelaları görmezden gelerek üzerinize doğru geliyor. Aracın camını açıp, "Bu yol tek yön, ters yöndesiniz!" diye uyardığımda, sürücünün verdiği tepki oldukça çarpıcıydı. Sen trafik polisi misin ki bana karışıyorsun? Cevabı oldu.</p>

<p>Polis olmadığımı söyleyince, bu sefer "O zaman yol ver!" dedi. Ters yönde gelenin kendisi olduğunu, yol vermesi gerekenin de kendisi olması gerektiğini yol vermemesi durumunda ise polisi arayacağımı söylediğimde aldığım cevap pişkin bir tavırla "Polise selam söyle!" diyerek olayı geçiştirmeye çalıştı.</p>

<p>Bu noktada, aracımda ailemin bulunması nedeniyle daha fazla tartışmanın anlamsız olduğuna karar verdim. Karşımdaki sürücünün ya trafik kurallarını hiçe sayan biri olduğu ya da öfke kontrolü sorunu yaşayan bir karaktere sahip olduğu çok açıktı. "Polise selam söyle!" diyerek meydan okuyan bu kişinin, olayı ne boyuta taşıyabileceğini kestirmek çok da zor değildi. Ne yazık ki trafikte yaşanan anlık öfke patlamalarının cinayetle sonuçlandığı vakaları medyada sıkça görüyoruz.</p>

<p>Sonuç olarak sakin kalmayı tercih ederek yoluma devam ettim. Ancak bu bireysel çözüm, Kahramanmaraş'ta her geçen gün artan trafik kavgalarının önüne geçmiyor. Özellikle yol vermeme, hatalı sollama, hız limitlerini aşma ve kurallara uymama gibi ihlallerin sık yaşandığı kentimizde, trafik güvenliği maalesef ciddi tehdit altında.</p>

<p>İşte bu noktada Kahramanmaraş İl Emniyet Müdürlüğü'ne büyük sorumluluk düşüyor.</p>

<p>Kahramanmaraş’ta deprem sonrasında trafik kurallarına uyum konusunda ciddi bir boşluk oluştu. Bunu ister depremin yarattığı psikolojik etkilere, ister denetimlerin yetersizliğine bağlayın, sonuç değişmiyor. Trafikteki kural ihlalleri, can güvenliğimizi tehdit ediyor. Trafikteki her kural, bir can güvenliği meselesidir. Kurallara uymak sadece yasal bir zorunluluk değil, toplumsal bir sorumluluk olmalıdır.</p>

<p>İşte bu noktada deprem psikolojisini bir kenara bırakarak Trafik denetimlerinin sıklaştırılması, kavşaklarda ve ana arterlerde elektronik denetim sistemlerinin artırılması, kafelerin ve insan sirkülasyonunun yoğun olduğu bölgelerde denetimlerin sürekli olarak uygulanması, trafik kültürünü geliştirmeye yönelik eğitim çalışmaları ve kamuoyunu bilinçlendirme kampanyaları düzenlenmeli.</p>

<p>Son olarak, trafik kurallarına uymama sorunu sadece yasaklarla değil, toplumsal zihniyetin değişmesiyle çözülebilir. Kurallar, bireysel özgürlüğü kısıtlamak için değil, kolektif güvenlik için Kahramanmaraş’ta trafik kurallarına uymayan kim olursa olsun gözünün dahi yaşına bakılmaması gerektiğini düşünüyorum.</p>

<p>Kalın Sağlıcakla..</p>
]]></description>
<author>Zeki Demir</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/zeki-demir/kahramanmarasin-trafik-sorunu-ve-deprem-sonrasi-normallesen-kural-ihlalleri/2323/</link>
<pubDate>Sat, 10 May 2025 16:08:17 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Kurumların Öncelikli Sınavı: Şov mu, Hizmet mi?</title>
<description><![CDATA[<p>Bu şehirde her birey, kurum, oda ve sivil toplum örgütü, Kahramanmaraş'ın yeniden ayağa kalkması için var gücüyle çalışıyor. Kim ne derse desin, bu sürecin şehrimiz için büyük bir fırsat olduğuna inanıyorum.</p>

<p>Özellikle Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Başkanı Fırat Görgel'in başlattığı altyapı çalışmaları, belki de şehrin 100 yıllık sorununu çözecek önemli bir adım. Şehir merkezinde deprem konutlarının inşa edildiği bu dönemde, altyapının da aynı anda tamamlanıyor olması büyük bir şans.</p>

<p>Elbette bu süreçte zorluklar da yok değil. Örneğin, su fiyatlarına yapılan sürekli zamlar, vatandaşlar için kabul edilebilir bir durum değil. Ancak, mevcut suyun yüzde 75'inin kayıp-kaçak olduğu düşünülürse, bu zammın suyun daha verimli kullanılması adına bir önlem olduğunu da anlamak mümkün.</p>

<p>Bu koşullarda, eldeki kaynakların doğru ve verimli kullanılması büyük önem taşıyor. Kaynakların hesapsız harcanması, kurum içinde gereksiz çekişmelere, rant ve çıkar kavgalarına yol açabiliyor. Bunun örneğini geçtiğimiz günlerde bir ilçe belediyesinde gördük.</p>

<p>Ne yazık ki, bazı belediyeler kaynak yaratamadığı için ellerindeki arsa ve taşınmazları satma yoluna gidiyor. Örneğin, geçtiğimiz günlerde Elbistan Belediyesi; Sevdilli, Beştepe, Beyyurdu, Elmalı, İkizpınar, Sarıyatak ve Topallı mahallelerindeki 55 arsa ve taşınmazları açık artırma ile satışa çıkardı.</p>

<p>Ben böyle durumlarda kurumların çok zorda kalmadıkları sürece ellerindeki taşınmazları satmamasını düşünenlerdenim. Sonuç olarak eldeki avuçtaki taşınmazları satacak olursak, o koltuklara kimi oturtursak oturtalım o belediyeyi yönetir.</p>

<p>Bir belediye başkanı, görevi devraldığında ya yeni kaynaklar yaratmalı ya da üretim odaklı politikalar izlemelidir. Aksi takdirde, kurum içinde kontrolsüz çıkar çatışmaları baş gösterir. Bugün birbirlerine şekerdenlik fırlatanlar, yarın çok daha ciddi sorunlara yol açabilir.</p>

<p>Bir de her şey güllük gülistanlık gibi sanatçı getirmenin peşinde olanlar var.</p>

<p>Ne yazık ki, bazı kurumlar şehrin içinde bulunduğu zorlu koşulları görmezden gelerek, adeta "her şey yolundaymış" gibi büyük paralar harcayıp sanatçılar getirmenin hesabını yapıyor.</p>

<p>Hadi özel günleri anlıyorum. 12 Şubat Kurtuluş Bayramı, 5 Nisan Madalya Günü, hatta 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı gibi önemli ve anlamlı tarihlerde yapılan etkinlikler getirilen sanatçılar elbette değerli. Ancak, sırf "gösteriş olsun" diye, plansız programsız sanatçı davet edip kaynakları savurmak kabul edilebilir değil.</p>

<p>Eğer sanatçı getirilecekse, bunun bir proje, festival veya kültürel etkinlik kapsamında olması gerekir. Mesela, Uluslararası Kahramanmaraş Kitap Fuarı, Uluslararası Şiir ve Edebiyat Günleri, Uluslararası Geleneksel Kahramanmaraş Ağustos Fuarı ve Dondurma Festivali gibi kalıcı değer üreten organizasyonlarla birleştirilirse, halkta da bunun bir karşılığı olur. Deprem sürecinde bile olsak, bu tür faaliyetler şehrin moralini yükseltir. Ama amaçsızca harcanan paralar, hem israfa yol açar hem de hesap sorulması gereken bir yönetim anlayışını ortaya koyar.</p>

<p>Unutmamalıyız ki, biz hâlâ bir deprem şehriyiz. Ayağa kalkmamız için kaynaklarımızı akıllıca kullanmalı, birlik, beraberlik ve dayanışma içinde hareket etmeliyiz. Önceliğimiz, "şov" yapmak değil, kalıcı projeler üretmek olmalı. Sanatçı getirilecekse bile, bunun bir amaç, bir plan dahilinde yapılması en doğrusu olacaktır.</p>

<p>Son olarak; Kahramanmaraş'ın yaraları, ancak samimiyetle örülmüş bir hizmet ağıyla sarılabilir. Kurumlar, sosyal medyada trend olmak yerine, sahada iz bırakan işlere imza atmalı.</p>

<p>Kalın Sağlıcakla..</p>
]]></description>
<author>Zeki Demir</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/zeki-demir/kurumlarin-oncelikli-sinavi-sov-mu-hizmet-mi/2322/</link>
<pubDate>Fri, 09 May 2025 04:32:12 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Fırat Görgel, Zorlu Sürecin Umudu Oldu</title>
<description><![CDATA[<p>6 Şubat depremleri, şehrimizi derinden sarsan büyük bir felaket oldu. Binlerce can kaybı, yaralılar, yıkılan binalar ve hayatlar... Bu acıyı hep birlikte yaşadık. Ancak zor zamanlarda kenetlenmenin, dayanışmanın gücünü de gördük. Devletimiz tüm imkanlarıyla seferber oldu, ancak bazı eksikler elbette yaşandı. İşte tam da bu noktada Kahramanmaraş'ın yüreği güçlü insanları devreye girdi.</p>

<p>Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Başkanı Fırat Görgel, bu zorlu süreçte adeta bir umut ışığı oldu. Onun liderliğinde şehir, yaralarını sarmaya başladı. Başarısızlığı asla kabul etmeyen bir anlayışla, gece gündüz demeden çalıştı. Göreve geldiği ilk günden itibaren halkla iç içe oldu. Kapısı herkese açık, kulağı sokakta, çözümü sahada... Çünkü biliyor ki gerçek liderler, halkın arasında olan ve onların sorunlarını doğrudan dinleyenlerdir.</p>

<p>Bu yaklaşımıyla Başkan Görgel, Kahramanmaraş'ın uzun süredir kanayan yaralarından biri olan stadyum sorununun çözümünde de belirleyici rol oynadı. Şehrimizde yıllardır bitmeyen tartışmalar, ihaleler ve ertelenen projeler nihayet son buldu. Vali Mükerrem Ünlüer'in desteği, milletvekillerimizin çabaları ve AK Parti İl Başkanı Muhammed Burak Gül'ün katkılarıyla bu önemli proje hayata geçiyor.</p>

<p>Yetkililerin yoğun uğraş verdiği ve şehrimizin uzun zamandır beklediği bu müjde de nihayet veriliyor. Modern spor kompleksimiz Kahramanmaraş Stadyumu'nun yapım sözleşmesi imzalandı.</p>

<p>17 bin 500 seyirci kapasiteli bu proje, sadece bir futbol sahası olmanın çok ötesinde, şehrimize değer katacak bir yaşam alanı olarak tasarlandı. Protokol ve basın mensupları için özel fuayeler, 10 adet lüks loca, sporcular için 4 soyunma odası ve 2 ısınma salonu, 3 adet antrenman salonu, canlı yayın odası ve teknik hacimler gibi modern olanaklarla donatılan tesis, Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü'nün de hizmet vereceği bir merkez olacak.</p>

<p>T.C. Gençlik ve Spor Bakanlığı Spor Toto Teşkilat Başkanlığınca ödeneği sağlanan bu proje, <strong>"yaşayan stad"</strong> konseptiyle tasarlandı. Futbolun yanı sıra pek çok spor dalına ve sosyal etkinliğe de ev sahipliği yapacak. Bu modern tesis, Kahramanmaraş'ın spor altyapısına yapılmış en önemli yatırımlardan biri olacak ve şehrimizin kültür-spor hayatına önemli bir dinamizm katacak.</p>

<p>Kahramanmaraşlı olarak bizler bazen garip bir çelişki yaşıyoruz. Bir yandan hizmet bekliyor, diğer yandan hizmet edenlere karşı acımasızca eleştiriler yöneltiyoruz. Üreteni, çalışanı, emek vereni yeterince takdir etmekte zorlanıyoruz. Oysa bu stadyum projesi bize gösterdi ki, ancak birlik ve beraberlik içerisinde çalışarak ve birbirimizi destekleyerek Kahramanmaraş’ı daha ileri noktalara taşıyabiliriz.</p>

<p>Kahramanmaraş'ın geleceği, hepimizin ortak çabasıyla şekillenecek. Bu yeni stadyum projesinin şehrimiz için bir dönüm noktası olmasını diliyor, emeği geçen herkese şükranlarımızı sunuyorum. Şehrimize yakışır bu eserin, nice başarılara tanıklık etmesini temenni ediyorum.</p>

<p><strong>Çünkü biz Kahramanmaraşlıyız. Zorluklarla mücadele etmek, dayanışmayla aşmak bizim ruhumuzda var.</strong></p>
]]></description>
<author>Zeki Demir</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/zeki-demir/firat-gorgel-zorlu-surecin-umudu-oldu/2321/</link>
<pubDate>Thu, 08 May 2025 04:01:56 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Bir &amp;quot;Narince&amp;quot; Hikâyesi</title>
<description><![CDATA[<p>“Sana bakmak<br />
Bir beyaz kâğıda bakmaktır<br />
Her şey olmaya hazır<br />
Sana bakmak suya bakmaktır<br />
Gördüğün suretten utanmak<br />
Sana bakmak<br />
Bütün rastlantıları reddedip<br />
Bir mucizeyi anlamaktır<br />
Sana bakmak<br />
Allah’a inanmaktır”</p>

<p>Böyle söylüyor bir şiirinin son mısralarında şair. Narince’nin hikayesini üç beş satırda anlatır gibi…</p>

<p>Gazetecilik mesleğine yeni başladığım, edebi anlamda da yazı ve şiirlerimi yavaş yavaş ajandanın dışına çıkardığım dönemdi Kerim hocamla tanışmamız. Çünkü onların aylık olarak çıkardığı bir tasavvuf dergisinde işe başlamıştım. Kendisi de dergi yönetimindeki tasavvuf ehli insanlardan biriydi. Ben derginin hem grafik tasarımını yapıyor hem de editörlüğünü yürütüp, orada kendime ait bir sayfa hazırlıyordum. Özgürdüm o sayfada. İstediğim şairin şiirine, istediğim yazarın yazısına yer veriyordum. Öyle güzel bir dergi ekibiyle, daha doğrusu yönetimiyle çalışıyordum ki, o dergi sayfalarında hissettiğim özgürlüğü meslek hayatımda çalıştığım hiçbir kurumda hissedemedim bir daha. Ve bir daha orada edindiğim dostlukları, deneyimleri hayatımın hiçbir safhasında edinemedim.</p>

<p>Hazırladığım dergide sayfalar benim, sözcükler benimdi. O kadar hürdüm ki, kendim de yazı ve şiirlerimi yayınlıyordum. İstediğim gibi ve istediğim şekilde. Özgürlük ve sorumluluk insanın gelişimindeki en önemli merhaleymiş. Dergide geçirdiğim zaman diliminde bizzat yaşayarak tecrübe ettim bunu. Şimdi hangi psikolog söylese, hangi en çok satan kişisel gelişim kitaplarından birinde okumuş olsam o kadar etkilemezdi beni. Ve bu kadar öğretici olmazdı. Özgürleştikçe yazdım, yazdıkça daha fazla gelişti kalemim.   </p>

<p>Tenkit değil yüreklendirme vardı çünkü orada. Hem medya camiasında hem de edebi camiada kadın olmanın faturasını ödeten bir çevreyle kolay bir mücadele vermiyordum. Zaten içine kapanık, çevresiyle arasına kalın duvarlar ören değil adeta setler çeken, kişisine göre de oldukça sert, oldukça ketum bir insandım. Verdiğim bu mücadele de beni iyice dışardan “soğuk bir nevale” haline getirmişti diyebilirim. Bunu kabul ediyorum. Hiç gülmüyordum, tebessüm bile etmiyordum desem yeridir. Ama umurumda bile değildi. İnsanlar bana soğuk demişler, asık suratlı demişler vız geliyordu. Ben kendimi rehabilite etmenin en güzel yolunu bulmuştum. Dergideki odaya kendimi kapatıp bilgisayarla ve yazılarla baş başa olmak benim için paha biçilmezdi. Hayata karşı tek terapi yöntemimdi bu benim. <strong>“Yazmasaydım çıldıracaktım”</strong> diyor ya Sait Faik… Onu benden daha iyi kim anlayabilir ki?</p>

<p>Her çıkan sayı sonrasında yeni bir heyecanla oturuyordum bilgisayarın başına. Bir gün yine, yeni sayının hazırlıklarını yapıyordum ki, Kerim hocam çıktı geldi dergiye ve bana, <strong>“Yazılarını, şiirlerini takip ediyorum, okuyorum Narince”</strong> dedi. İlk defa o gün duymuştum bu ifadeyi ondan. <strong>“Narince mi?”</strong> dedim. <strong>“Evet. İnce ince”</strong> dedi ve devam etti, <strong>“Yazılarında çok başkasın. Görünenin aksine çok hassas ve kırılgan birisi var orada. Ben onu gördüm. Aslında bu değil o sensin”</strong> dedi. Hatta <strong>“İki kişi gibisin. Dışın başka, için bambaşka. Narin içinde Narince”</strong> deyince oldukça gülmüştük. Nasıl unuturum? Şimdi bile aklıma geldikçe istemsizce tebessüm ediyorum söylediklerine. Ancak nutkum tutulmuştu tabii. Yıllarını birbirine vermiş insanlar birbirlerini tanımazken etrafımızda, bir insan sadece yazılarından nasıl tanınabilirdi? Çok özel bir durumdu bu benim için. Şimdilerde olsa benimle ilgili bir insanın böyle bir tespitte bulunmasına şaşırmam, yadırgamam. Çünkü o günden sonra çok şey değişti hayatımda ve kendimde. Ama o zamanlarda bu gerçekten şaşılacak bir durumdu. Oldukça ketum birisine, bir başkası çıkıp ‘Narincesin’ diyordu... Elbette şaşırtıcı idi.</p>

<p>O günden sonra dergiye her gelişinde kapıdan girerken, <strong>“Nasılsın Narince? İnce ince”</strong> demeye başlamıştı tebessüm ederek. Enteresan bir “Narince” furyası alıp başını gitmişti dergi camiamızda. Kerim hocamdan ‘Narince’yi duyan herkes de tebessüm ederek “Narince” demeye başlamıştı bana. Artık derginin ‘Narince’siydim ben.   </p>

<p>O sıralarda bir beyanname hazırlayıp noterin yolunu tuttum. Noterden çıktığımda da hocamı arayıp <strong>“Narince ifadesini artık kimse kullanamaz hocam. Resmi olarak benim oldu”</strong> dedim. Karşılıklı gülüştük. Kaç yaşında olursa olsun insan onunla o kadar rahat olabiliyordu ki… Tıpkı bir çocuk gibi… Ben de öyle oluyordum. Çocuklaşabiliyordum. Narince’nin resmiyete döküldüğünü duyunca hem çok şaşırdı hem de çok sevindi. Artık sözle kalmamış, resmiyete taşınmıştı. Ve onun ağzından çıkan bir ifadeyi resmi olarak taşımak bana çok derin bir mana hissettirmişti şu an bile tarifini asla yapamayacağım. <strong>Yazı, şiir yazmamam, ders çalışmamam için odaların bütün gece lambalarına kadar kapatılan bir evde, ışık gelmesi için perdeyi açıp ay ışığında yazdığım yazıların karşılığı idi adeta “Narince”. Görünür olmaktı belki de benim için. Anlaşılır olmaktı. Bu bir ilkti çünkü. İlk defa birisi benim hassas olduğum gerçekleri görüyor, okuyor, anlıyordu. O kadar kıymetli, o kadar özel bir durumdu ki bu benim için.</strong>      </p>

<p>Artık hocamla muhabbetimiz öyle farklı, öyle güzel bir noktaya ulaşmıştı ki, hiçbir şey söylemeden de anlaşabiliyorduk. Kimseye fark ettirmek istemediğim şeyleri o anlardı, o bilirdi. Hiçbir şey saklayamazdım ondan. Bir şeylere üzülmüşsem hemen hissederdi mesela. Ya da ne kadar mutlu olduğumu gözlerimden, ses tonumdan hemen anlayıverirdi. Yine canımın oldukça sıkkın olduğu bir zamandı. Anlamış olmalı ki, ertesi gün ofise geldiğimde bilgisayarıma yapıştırılmış bir not kağıdı, kağıtta da el yazısıyla yazılmış şiir buldum. Hayata karşı ümitvar olmamı isteyen, umuda dair bir dörtlüktü bu. Hâlâ saklarım dosyamda.</p>

<p>Artık muhabbetimize şiir bulaştırmıştı hocam. Ondan sonra da çok kez bilgisayarıma şiir iliştirip ertesi güne bana not bırakmıştır. O kadar güzeldi ki mısralarla, dizelerle anlaşmak. Muhabbetin şiir dilini bulmuş, o lisanla anlaşır olmuştuk. Şiiri görünce heyecanla telefon edip, “Hocam masamdaki şiiri siz bıraktınız değil mi?” demiştim de, <strong>“Umut fakirin ekmeği be Narince”</strong> demişti. Bu cümle ondan bana kalan en önemli, en kıymetli miras gibi adeta. Nerede umutsuzluğa kapılmış bir insan görsem, “Umut fakirin ekmeği” diyorum. İçimden de “O olsa böyle söylerdi” diye tekrar ediyorum. Ama sadece kendim duyuyorum o sesi. Sadece kendim hissediyorum o acıyı. Keşke o olsaydı da, o söyleseydi diyorum. Ya da onunla çalışmalar yapsaydık da, onun ağzından yayınlasaydım bütün güzellikleri, insanların yüreklerine umut nakşeden nükteleri. Ona açsaydık keşke gazetelerimizin en güzel sayfalarını…  </p>

<p><strong>Birçok kez dinledim yaptığı tasavvuf sohbetlerini. Bakış açımıza naif bir el dokunur gibiydi ve tıpkı şairin de şiirinde bahsettiği gibi bizi “gördüğümüz suretten utandırmıştı” o naif görünmez el. O yüzden ona bakmak gerçekten bütün rastlantıları reddedip bir mucizeyi anlamaktı. Ve hakikaten ona bakmak bir kez daha Allah’a inanmaktı.  </strong></p>

<p>Etrafımdaki, yanımdaki yöremdeki herkesin kadın olduğum için benim gazeteciliği bırakmama yönelik tüm baskılarının aksine, o mesleğime övgüler yağdırıyor ve asrın cihadı olarak görüyordu gazeteciliği. “Biz kalemle vereceğiz savaşımızı Narince. Ve seninle çok güzel işler yapacağız. Yolumuz bir. Sen benim basındaki sesim olacaksın” diyordu her fırsatta. Çoğunluğunu Allah demekten, İslam demekten imtina eden güruhun oluşturduğu medya camiasından asla çekilmememiz gerektiğini söylüyordu. “Kalem en önemli cihat. Bunu bil” diyordu. Bunu biliyordum zaten. İşin dışındakilerin fark bile edemeyecekleri hassasiyette, bir kelime, bir cümle, bir anlam kaymasının nelere mâl olabileceğini bizler biliyoruz. Neşteri yanlış vuran bir doktor nasıl ki bir insanın canına kast edebiliyorsa, bir gazeteci de yanlış ve çarpıtılmış ifadelerle yaptığı yayıncılıkla toplu bir katliam gerçekleştirebilir hiç şüphesiz. Üzülerek söylemem gerekirse işinin ehemmiyetinin farkında olmayanlar bu katliamı yapıyorlar her fırsatta. Kimisi bilinçli bir şekilde yapıyor bunu, kimisi de yaptığı haberlerin nelere mâl olabileceğinin farkında bile olmadan. Öyle özensiz, öyle sorumsuz. Ama çalakalem yazılmış, haber diyemeyeceğimiz metinlerle dolu haber mecraları. İşte biz bambaşka işler yapacak, yayıncılığa bambaşka bir soluk getirecektik hocamla.</p>

<p>İlk üniversite eğitimi için Malatya’ya gideceğim zaman bir duygusallık, bir durgunluk çökmüştü dergiye. Dergiden ayrılmam gerekiyordu çünkü. Dergide herkes tuhaf olmuştu. Dergimizin ismi “Bir Tebessüm” idi ama biz o sıralar tebessümü falan unutmuştuk. O kadar üzgündüm ki, eğitim için bile olsa içimden gitmek gelmiyordu. “Hocam gitme derseniz gitmem” dedim ama <strong>“Yapacak çok işimiz var Narince. Baş koyduğumuz işin ilmini alman lazım. İlim Çin’de de olsa gidip alınız diyor Peygamberimiz. Gidip yaptığın işin ilmini alacaksın”</strong> demişti. O öyle söyleyince gidebilecek gücü bulmuştum kendimde. Hiç unutmuyorum Malatya’ya gidip yurda yerleştiğim ilk gün, o kadar garip, o kadar yabancı hissediyordum ki kendimi, “Neden geldim ki?” diye kendimi ve verdiğim kararı sorgularken çaldı telefonum. Kerim hocamla eşiydi arayan. Sanki telefon beklediğimi bilircesine, “Ne o Narince? Seni oralarda yalnız bırakacağımızı mı zannettin? Arkandayız. Derslerine odaklan” demişlerdi. O kadar mutlu etmişti ki bu beni, bu ayrılıklar, bu çileler karşılıksız kalmamalı deyip derslere dört elle sarılmış ve bölümümü birincilikle bitirmiştim. Sevginin böyle gizil bir gücü vardı işte sevmeyenlerin asla tahmin bile edemeyeceği. Okul tatillerinde memlekete geldiğimde kendilerini görmeden dönmemi istemezdi Kerim hocamın eşi. Mutlaka evine davet eder, yemekler yapar öyle gönderirdi Malatya’ya. Tıpkı bir anne gibi. Bir anne evladına nasıl kol kanat gererse, o da öyle kol kanat geriyordu bana. Karı koca çok özel insanlardı. Hem de çok özel.  </p>

<p>Ama bir akşam evdeyken acı acı çaldı telefonum. Yıl 2011. Pek sık halimi hatırımı soran bir arkadaşım değildi arayan. “Hayrolsun” deyip korkuyla açtım telefonu. “Kerim hocayı kaybettik. Televizyonu aç” dedi telefondaki ses. Telefonu nasıl kapattığımı hatırlamıyorum bile. Televizyonu açtım ve isim benzerliği olması için dua ettim kalbim yerinden fırlayacak gibi olurken. Ya da onu ne kadar sevdiğimi bilen işgüzar arkadaşlarımın bana yaptığı bir eşek şakası olması için dua ettim. Ancak değildi. <strong>“Kahramanmaraş’ta katliam gibi kaza”</strong> başlığını gördüm. Hocamın ismini duydum ama beynimde kaç bomba patladı o an bilmiyorum. Sanki kalbime, ruhuma binlerce kurşun sıkıldı aynı anda. Öylesi bir acıydı ki anlatamam. Hayatımda öyle bir acı yaşamamıştım ben. Dünyadaki bütün renkler soldu bir anda. Simsiyah, kapkara bir yer oldu etrafım. Bütün güzel şeyler çirkinleşiverdi birden bire. Hem eşini hem de bizleri yapayalnız bıraktı zaten zor güç dayandığımız hayatın tam orta yerinde.</p>

<p>Ertesi gün bütün sosyal medya hesaplarımda “Narin Demirci” yazan ismimi, “Narince” olarak değiştirdim. O gün bu gündür hem şiirlerimde hem de sosyal medya hesaplarımda “Narince” yazar. Gerçek ismimi “Narince” zannedenler de var haliyle. Protokol üyeleri çok zaman “Narince” diye hitap etmişlerdir bana ama ne kadar resmi bir ortamda bile olsam düzeltme ihtiyacı hissetmemişimdir. Hissetmem. Çünkü bana kim “Narince” dese, o sesleniyormuş gibi hissediyorum... Hâlâ…</p>

<p>Hiç ölmemiş gibi…<br />
Hiç gitmemiş gibi…<br />
Bizleri hiç terk etmemiş gibi…</p>

<p>Ve ona yazdığım şiirlerden o kadar çok gömmüşümdür ki mezarına, yağmur yağdığında o sözcükler ıslanıp süzülerek ona ulaşsın diye… Tıpkı kendisinin her zaman masama bıraktığı şiirlere cevap yazıyormuşum gibi…</p>

<p>Ve halen şiir lisanıyla konuşmaya devam ediyormuşuz gibi…</p>
]]></description>
<author>Narin Demirci</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/narin-demirci/bir-narince-hik-yesi/2320/</link>
<pubDate>Sat, 03 May 2025 23:45:31 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Ateşin Şehri Iluhas&amp;#39;ın Yıkımı - M.Ö. 1700</title>
<description><![CDATA[<p><strong>Toros Dağları'nın eteklerinde, Ceyhan Nehri'nin Göksun çayı kısmının yukarı kollarına hakim dar vadilerde yer alan ILUHAS adlı küçük ama zengin bir şehir vardı. Bugün Elbistan ile Göksun arasında yer aldığı tahmin edilen bu şehir, kalay ticaretiyle yükselmişti. Yani sadece toprak değil, zamanın en kıymetli metali üzerinde de egemenliğe sahipti.</strong></p>

<p>Ama zenginlik her zaman felaketin işaretidir. M.Ö. 1700 civarında, Babil’in kuzeyindeki Mari Krallığı, bu bölgede ticari egemenlik kurmak istiyordu. Mari Kralı Zimri-Lim, Iluhas’a elçiler gönderdi; “Boyun eğin, itaat edin, size dokunmayalım,” dedi. Ancak Iluhas halkı ve şehrin kralı Kur-Zal, bu teklifi reddetti. Çünkü Iluhas, kendi inancına göre koruma altında olduğuna inanıyordu.</p>

<p><strong>Mari kralı Zimri-Lim gözü kara biriydi. Ve Kur-Zal’ın elçileri reddetmesini büyük bir saygısızlık olarak nitelendirmişti.</strong></p>

<p><strong>Komutanlarına emir vererek derhal ordunun yola çıkmasını emretti. Mari ordusu 2.000 mızraklı, 300 savaş arabası ve 500 yayalardan oluşan güçlü bir kuvvetle kuzeye ilerlemeye başlamıştı. Iluhas ise 800 savaşçısı ve surlarla çevrili yüksek konumuna güveniyordu. Ama Mari, doğrudan saldırmadı. Iluhas'ın içinden birini, Başrahip Lilit-Na, rüşvetle satın aldı. Bu adam, şehre su sağlayan kayalık boruları sabote etti. Bir hafta içinde şehir susuz kaldı. Halk çılgına dönmüştü. Geceleri bütün şehirden ağlama sesleri duyuluyordu.</strong></p>

<p>Sonunda Mari saldırdı. Ancak Iluhaslılar, dar geçitleri kaya parçalarıyla kapatmıştı. Mari ordusu 3 gün boyunca ilerleyemedi. Ama dördüncü gece, sabote edilen tünelden bir mangayı gizlice içeri soktular. Bu mangada Mari’nin “ölü beden taşıyanları” vardı her biri üzerlerinde hastalıklı giysilerle gizlenmişti. Bunlar şehre veba bulaştırmakla görevliydi. İki gün sonra, şehirde salgın başladı.</p>

<p><strong>Kur-Zal, hastalığa rağmen savaşmaya devam etti. Iluhas surlarında yer yer çatlaklar oluşsa da düşman sokak savaşlarında ilerleyemedi. Ancak şehir içinden gelen bir işaretle, Mari mancınıkları doğrudan baş tapınağın üzerine yöneldi. İkinci günde kubbesi yıkıldı. Bu bir işaretti. Şehir halkı paniklemeye başlamıştı.</strong></p>

<p>Iluhaslılar son bir umutla dağ geçitlerine kaçtı. Kur-Zal, kadınları ve çocukları sarayın altındaki gizli geçitlere gönderdi. Kendisi ve son kalan 90 savaşçısıyla şehir meydanında son bir direnişe girişti. Rivayete göre o meydanda “kandan bir halka oluşmuştu.” Mari askerleri girmeye cesaret edemedi. Nihayet, bir asker zehirli bir mızrakla Kur-Zal’ı yaraladı. Kral yere düşerken “Toprak beni unutmasın!” diye haykırıyordu!</p>

<p><strong>Mari ordusu şehri yağmaladı. Kalay stokları taşındı, şehir ateşe verildi.</strong></p>

<p>Adı unutulmuş bu krallığı genelde Fransız tarihçileri incelemişlerdir.</p>

<p>Bugün Göksun’un kuzeyinde bulunan bazı höyüklerdeki yanık taş bloklar, bu yıkımı doğrular nitelikte. Bölgedeki karbon izleri M.Ö. 1700'lere işaret eder.</p>

<p><strong>Kahramanmaraş Birlik Platform Araştırmaları</strong></p>

<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong></p>

<p>Jean-Marie Durand, Documents épistolaires du palais de Mari,<br />
CNRS Editions.</p>

<p>Mellaart, J. The Neolithic of the Near East.<br />
N. Postgate, Early Mesopotamia: Society and Economy at the Dawn of History</p>

<p> </p>

<p><strong>Saygılarımla<br />
Alper ESKİKILIÇ<br />
KMBP GRUP YÖNETİCİSİ</strong></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/atesin-sehri-iluhasin-yikimi-m-o-1700/2319/</link>
<pubDate>Sat, 03 May 2025 17:36:47 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Başarısızlığın Sırrı</title>
<description><![CDATA[<p>Yıl 1954. Bir kış günü ve hava oldukça soğuk. Yılbaşında aldığı Schwinn marka bisikletiyle Columbia Oditoryumundaki Lousville Home Show’a gider. Arkadaşıyla birlikte her yıl yapılan Kara Pazar’a katılırlar. Çünkü kendi deyişiyle bir çocuğu oraya en çok da çeşit çeşit bedava yemekler, patlamış mısırlar ve şekerler çekiyordur. Ancak bütün bu bedava yiyecekler ve eğlence neticesinde eve dönme vakti gelmiştir. Ancak çocuk, çıkışta bir bakar ki bisikleti yok. Çalınmış.</p>

<p>Çocuk bunu görünce o kadar çok üzülür, o kadar çok perişan olur ki; koşa koşa polise haber vermeye gider. Birisi, onu polis memuru Joe Martin’in bulunduğu spor salonuna yönlendirir. Bisikleti çalınan çocuk bir heyecanla Martin’in yanına koşar ve ona sinirli ve heyecanlı bir şekilde, bisikletini çalanlar yakalandıklarında onları bir güzel pataklamak istediğini söyler. Polis, bu çocuğa hırsızları yakaladıklarında onları pataklamak istiyorsa, öncesinde dövüşmeyi öğrenmesi gerektiğini söyler.</p>

<p>Bu öğüt üzerine küçük çocuk Martin’in spor salonuna yazılır ve boks yapmaya başlar. Hırsızların yakalanacağı ve onları döveceği günü hayal ederek bütün boş zamanlarını boks eğitimine ayırır. Spor salonuna herkesten önce gelip herkesten sonra gitmeye başlar. Çünkü hırsızların yakalandığı zaman onları dövmeye kendisini hazır hissetmeli ve bunu başarmalıydı.</p>

<p>Günler böyle birbirini kovalarken, çocuk iyi bir boksör olmayı kafaya koyar. Ancak spor salonunda ani ve sert yumruk atan Willy Moran isminde bir başka çocuk vardır. Bu arada bizimki, polis Martin’e bir mobilet almak istediğini söyler ve bu mobiletin hayaliyle ringe çıkar. Ringe çıktığında mobiletin hangi renk olacağını, sanki kırmızı olursa daha iyi olacağını düşünürken birden suratına ani bir yumruk yer ve yere yığılır. Kendi ifadesiyle <strong>“Gözlerim karardı. Nakavt olmuştum. Uyandığımda söylediğim ilk şey ‘Bana vurduğunda mobilet hangi yöne gidiyordu’ oldu. Dikkatini vermenin önemini işte o zaman öğrendim” der.</strong> Evet bu sözleri söyleyen tüm zamanların en iyi boksörü olarak kabul edilen Cassius Marcellus Clay yani Muhammed Ali’den başkası değildir.</p>

<p><strong>Eğer Muhammed Ali, Columbia Oditoryumundaki Lousville Home Show’a gidip Kara Pazar’a katılmamış ve şansı yaver gidip (!) bisikleti çalınmış olmasaydı muhtemelen bugün bir dünya şampiyonu olarak tarihe geçemeyecekti.</strong> Keza boksa başladıktan sonra da nakavt olup kendisini yere seren ve başarısızlığa uğratan o yumruk da olmasaydı, dikkatin önemini kavrayamayacak, dünya şampiyonluğuna gidişinde önemli bir hamle yapamayacaktı. Tıpkı Thomas Edison’un ampule giden yolda 10 bin deneme yapıp, denemelerini de başarısızlık olarak değerlendirmeyip <strong>“Ampule gitmeyen 9999 farklı yol buldum”</strong> demesi gibi…</p>

<p><strong>Ve “başarının” sırrının “başarısızlık” olması gibi…</strong></p>
]]></description>
<author>Narin Demirci</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/narin-demirci/basarisizligin-sirri/2318/</link>
<pubDate>Sat, 19 Apr 2025 17:40:54 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>M.Ö. 705...</title>
<description><![CDATA[<p><strong>Toros Dağları’nın güney yamaçlarına yaslanmış olan Gurgum Krallığı, bugün başkenti Kahramanmaraş (Markasi) olarak bildiğimiz coğrafyada, ayakta kalma mücadelesi veriyordu. Dicle’nin ötesinden yükselen Asur İmparatorluğu, Mezopotamya'dan sonra Anadolu’ya doğru genişliyordu. Kral II. Sargon, artık Gurgum’un sadakatinden emin olmak istiyor, kral Mutallu’nın bağımsız tutumuna göz yummuyordu.</strong></p>

<p>Sargon’un ordusu, Ninova’dan harekete geçtiğinde gökyüzü kurşuni bulutlarla doluydu. Asur ordusunda on binlerce asker vardı: Ağır zırhlı süvariler, demir başlıklı mızrakçılar, mancınıklar ve yağ dökücü kulelerle donatılmış bir işgal gücü. Her klan, her direnen kabile, önceden eze eze ilerleyen bu ordunun yoluna çıkmış ve ezilmişti.</p>

<p>Gurgum, doğal bir kale gibiydi. Ovaları çevreleyen dağ sıraları, savunma için ideal bir avantaj sağlıyordu. Mutallu, savaş meclisini topladı. Tecrübeli savaşçılar, dağlık bölgelerde savaşmayı önerdi. Şehir surları güçlendirildi, kadınlar ve yaşlılar silah taşıdı, ok uçları bilenip fıçı fıçı katran hazırlandı.</p>

<p><strong>İlk çarpışma, kentin doğusundaki dar geçitlerde yaşandı. Asur öncü birlikleri, vadilerde pusuya düşürüldü. Gurgum okçuları, dağ yamaçlarından yağmur gibi ok yağdırırken, taş yuvarlayan savaşçılar Asur’un ağır süvarilerini etkisiz hale getirdi. Asurlular ilk günlerde zorlandı, ama ilerlemesi durmadı.</strong></p>

<p>Sargon, bu direnişi kırmak için ordusunu üçe böldü. Birliklerinden biri, kuzeyden dolanarak Gurgum’un iç hatlarını sarmakla görevlendirildi. Diğeri, surlara karşı doğrudan saldırı başlattı. Gece gündüz mancınıklarla vurulan şehir, toprakla karışan taş duvarlar ve yanık ahşap kokusuyla sarsıldı.</p>

<p><strong>Gurgum halkı pes etmiyordu. Her saldırıdan sonra taşlar yeniden örülüyor, yaralılar savaş hattına dönüyordu. Bir akşamüstü, düşmanın surlara tırmandığı sırada, Mutallu’nın oğlu Palutana, elinde kılıcıyla bir kulede son direnişi yönetti. Düşmanı geri püskürttü ama ağır yaralanmıştı.</strong></p>

<p>Sargon’un son hamlesi kararlıydı. Şehrin su yolları kesildi. Aylar süren kuşatma sonunda halk zayıflamaya, yiyecek tükenmeye başladı</p>

<p>Mutallu, kuşatmanın kırılma noktasına yaklaştığını biliyordu. Asur ordusu yorulmuş, fakat çözülmemişti. Onları şaşırtmak için cesur bir plan kurdu. Bu defa sessizce yaklaşmak ya da çadırları tutuşturmak yoktu; düşmanın yüreğine korkuyu saplayacak bir mesaj gerekiyordu.</p>

<p><strong>Gece yarısına yakın, sisin ovaya indiği o saatlerde, Gurgum’un demir maskeli savaşçıları "Kara Gözcüler" olarak bilinen seçkin birlik Asur kampının doğu kanadına doğru harekete geçti. Ellerinde çıngıraklı yılanlarla dolu deri torbalar, sırtlarında taş çuvallar vardı. Yaklaştıklarında, sessizliği bozan garip sesler yükselmeye başladı: Hayvan çığlıkları, kadın feryatları, anlaşılmaz çığlıklar. Bu sesler vadide yankılanıyor, Asur askerlerinin zihnini bulandırıyordu.</strong></p>

<p><strong>Kampın çevresine gizlice gömülen ayna parçaları ve parıltılı taşlar, ay ışığında parlıyor, göz alıcı bir illüzyon yaratıyordu. Asur askerleri neyle karşı karşıya olduklarını anlamadan mızraklarını kapıp savunmaya geçti. Oysa saldırı daha başlamamıştı bile.</strong></p>

<p>Ani bir gürültüyle, Kara Gözcüler yüksek sesten yankı yayan taş sapanlarla kampın içindeki su depolarını hedef aldı. Ardından özel olarak hazırlanmış duman meşaleleri yanan katran ve adaçayı karışımı rüzgarla birlikte kampın içine doldu. Asurlar birbirini görmez oldu, öksürükler içinde kaldılar.</p>

<p><strong>İşte o an, kampın batı cephesinde sahte bir saldırı başlatıldı. Kazıklara geçirilmiş deri kuklalar, alevli mızraklarla ileri doğru sürüldü. Asur birlikleri bu cepheye yönelince, gerçek darbe kuzeydoğudan geldi. Mutallu’nın 12 kişilik elit takımı, sadece komutan çadırlarını hedef almıştı.</strong></p>

<p>Ancak Asur’un komutanları tecrübeliydi, bu manevrayı fark etmişlerdi. Sargon’un muhafızları neredeyse sessizce mevzilenmiş, pusuyu bekliyordu. Gerilim çatışmaya dönüştü; Gurgumlu savaşçılar göğüs göğüse dövüşte can verdi. Mutallu, uzak tepeden bu son denemeyi izlerken yumruğunu sıktı: "Savaş, ancak aklı aştığında kaybedilir" dedi içinden.</p>

<p><strong>Ertesi sabah, Asur’un kuşatma kuleleri ve orduları gayet kızgın bir şekilde surlara dayanmıştı. Devasa mancınıklarla eşzamanlı olarak kullanılan koçbaşları, özellikle güney kapısını hedef aldı. Uzun süredir sarsılan duvar, ardı ardına gelen darbelerle çatladı. Asur mühendislerinin geliştirdiği ziftle kaplı, demir uçlu koçbaşı, son bir darbeyle kapıyı paramparça etti. Şehrin içinden yükselen çığlıklar, artık Gurgum’un düştüğünü ilan ediyordu.</strong></p>

<p>Asur askerleri şehre girdi. Mutallu esir alındı ve Ninova’ya zincirlerle gönderildi.</p>

<p>Kafes arabada Ninova’ya zircirlerle perişan halde giderken babası Tarhulara’yı tahta geçmek için öldürdüğünü ve bu mağlubiyetinin kendisine ceza olarak verildiğini düşünüyordu.</p>

<p>Ama artık çok geçti. Gurgum’un toprakları Asur’un bir vilayeti olarak kayıtlara alınmıştı. Savaş sona ermiş ve halkın direnişi taşlara, anlatılara, ağıtlara kazınmmıştı.</p>

<p>Bugün Kahramanmaraş’ta bulunan bazı höyüklerde, Gurgum dönemine ait yazıtlar ve sur kalıntıları hala keşfedilmeyi bekler. Ve her kazılan toprak, bir zamanlar bu dağlık topraklarda olan her şavaşı ve kopan fırtınayı sessizce fısıldar.</p>

<p><strong>Kahramanmaraş Birlik Platform Araştırmaları</strong></p>

<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong></p>

<p>Grayson, A. Kirk. Assyrian Rulers of the Early First Millennium BC II (858–745 BC), University of Toronto Press, 1996.</p>

<p>Hawkins, J. D. "The Inscriptions of the Kızıldağ and the Karasu (with a note on Gurgum)," Anatolian Studies, Vol. 33, 1983.</p>

<p>Bryce, Trevor. The World of the Neo-Hittite Kingdoms, Oxford University Press, 2012.</p>

<p><strong>Saygılarımla,</strong></p>

<p><strong>Alper ESKİKILIÇ</strong></p>

<p><strong>KMBP GRUP YÖNETİCİSİ</strong></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/m-o-705/2317/</link>
<pubDate>Fri, 18 Apr 2025 18:18:04 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>M.S. 528…</title>
<description><![CDATA[<p><strong>Doğu'nun haşin rüzgarları Amanos dağları'nın zirvelerinde çarpışıyordu, bu uğultu yaklaşan büyük bir fırtınanın habercisi gibiydi. Germanicia —bugünkü Kahramanmaraş— Bizans İmparatorluğu’nun doğudaki en önemli askeri üslerinden biriydi. Anadolu ile Mezopotamya arasında stratejik bir geçit olan bu güzel şehir, hem Roma hem de Bizans dönemlerinde doğu seferlerinin karargahı olmuştu.</strong></p>

<p>İmparator I. Justinianus’un doğu sınırlarını güçlendirme politikası çerçevesinde Germanicia, yeniden tahkim edilmişti. Şehrin valisi ve komutanı Strategos Basileios, eski Roma duvarlarının onarılmasını ve yeni savunma kulelerinin inşa edilmesini emretmişti. Şehirdeki demir ustaları gece gündüz zırh, kalkan ve mancınıklar üretirken, dağ köylerinden getirilen askerler sur tepelerinde nöbet tutuyordu.</p>

<p>*Gassani Arapları Hristiyan oldukları için normalde Bizans'a müttefikti fakat çıkar çatışmaları iki devleti savaşmaya zorlamıştı. Gassani hükümdarı Harith ibn Jabalah, Bizans’ın doğu sınırlarını tehdit eden en önemli güçtü. Harith, Bizans’a bir meydan okumada bulunmak amacıyla 20.000 kişilik süvari ordusuyla kuzeye yönelmişti. Germanicia’nın düşmesi, hem doğudaki Bizans etkisinin çökmesi hem de Gassani nüfuzunun Fırat kıyılarına kadar genişlemesi demekti.</p>

<p><strong>Savaşın ilk teması, Amanos Geçidi’nde yaşandı. Bizans tarafında yer alan ermeni yardımcı birlikleri, dar boğazda ani bir pusu kurarak Gassanilere ilk ağır kayıplara uğrattı. Ancak Harith’in ordusu büyüktü ve ilerlemeye kararlıydı. Kısa süre sonra Germanicia surları kuşatma altına alındı.</strong></p>

<p>Şehir günlerce ateş altında kaldı. Mancınıklar ve ateşli oklar surları döverken, surların ardındaki halk ve askerler direniyordu. Kadınlar kiliselere sığınıyor, çocuklar surların altındaki mahzenlerde bekliyordu. Germanicia, hem bir kale hem de bir inanç merkeziydi.</p>

<p><strong>Kuşatmanın 15. gecesinde, Strategos Basileios, şehir altındaki eski Roma döneminden kalma tünelleri kullanarak sürpriz bir karşı saldırı planladı. Seçkin bir birlik, gece yarısı bu gizli geçitlerden çıkarak Gassani kampının mühimmat ve erzak depolarına saldırdı.  Aynı anda surlardan başlatılan bir hücumla Gassaniler geri püskürtüldü.</strong></p>

<p>Bu savaş sadece bir kale mücadelesi değildi, aynı zamanda Bizans’ın doğudaki egemenliğini yeniden tesis ettiği bir dönüm noktasıydı.</p>

<p><strong>Tarihçiler Procopius ("De Bellis", 6. yüzyıl) ve modern dönemde J.B. Bury ("History of the Later Roman Empire") gibi isimler, Germanicia’nın bu direnişini Bizans’ın doğudaki en başarılı savunmalarından biri olarak kaydeder. Ayrıca Theophanes the Confessor'un kronikleri de bu olayı detaylı şekilde anlatır.</strong></p>

<p>Şimdilerde pek de göz önünde olmayan şehrimiz aslında tarihin çok önemli birçok izini taşır. <br />
Şehrin o mistik havasında  geçmişin yankısı duyulur. Bu şehrin taşları, direnişin ve cesaretin sessiz ama sarsılmaz tanıklarıdır.</p>

<p><strong>Umarım en kısa sürede, müzelerimiz ve tarihimiz hakettiği değere kavuşur. Ve burası bir turist cazibe merkezi haline gelir.</strong></p>

<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong><br />
The Prosopography of the Later Roman Empire, Vol. III, Cambridge University Press, 1992.</p>

<p>Irfan Shahid, Byzantium and the Arabs in the Sixth Century, Dumbarton Oaks, 1995.</p>

<p>Saygılarımla,<br />
 </p>

<p><strong>Alper ESKİKILIÇ <br />
KMBP GRUP YÖNETİCİSİ</strong></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/m-s-528/2316/</link>
<pubDate>Sun, 06 Apr 2025 04:27:38 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>M.Ö. 1274…</title>
<description><![CDATA[<p><strong>Demirin gölgesinde, Markasi’nin (Kahramanmaraş) surlarının ardında savaş çığlıkları yükseliyordu. Genç Hitit savaşçısı Tudhaliya, nefesini kontrol etmeye çalışırken kalkanını sıkıca kavradı. Şehrin üzerinde yükselen toz bulutları, düşmanın yaklaştığını haber veriyordu. Mısır Firavunu II. Ramses’in ordusu, Hitit topraklarını zayıflatmak ve Kadeş Savaşı’nda avantaj sağlamak için Markasi’ye saldırıya geçmişti. Ancak Hititler bu toprakları kanlarının son damlasına kadar savunmaya kararlıydı.</strong></p>

<p>Tudhaliya ve asker arkadaşları, bronz miğferlerinin altında ter içinde kalmış, gerginlik içinde birbirlerine bakıyorlardı. Komutanları, savaşçılarını cesaretlendirmek için yüksek sesle emirler verirken, Hitit okçuları surlara dizilmiş, yaylarını geriyordu.</p>

<p><strong>Gelen ordu, Hititler’in beklediğinden büyüktü. Üstelik, Mısırlılar sadece kendi askerleriyle değil, yerel Amurru kabilelerinden aldıkları destekle de saldırıya hazırlanıyordu.</strong><br />
“Hazır olun!” diye bağırdı komutanı. Tudhaliya, kalkanını yukarı kaldırdı ve mızrağını daha da sıkıca kavradı.</p>

<p><strong>Ufukta Mısırlı savaş arabalarının siluetleri belirdiğinde, Tudhaliya’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Firavun’un en iyi savaşçılarından oluşan birlikler, süvarileriyle birlikte hızla ilerliyordu. Mısırlılar önce hafif piyadelerini göndererek Hitit saflarını yıpratmaya çalıştı. Ancak Hitit askerleri ağır kalkanlarıyla düşman saldırılarını savuşturdu.<br />
Düşman saldırısı vahşiydi. Mısırlılar, hafif piyadelerini öne sürerek Hitit saflarını yıpratmaya çalışıyordu. Ancak Hititler’in ağır zırhlı savaşçılarının karşısında pek şansları yoktu. Tudhaliya, bir Mısırlı askerin kılıcını savuşturup mızrağını adamın göğsüne sapladığında, sıcak kanın eline sıçradığını hissetti.</strong></p>

<p>Ama düşman dalga dalga geliyordu. Markasi’nin surlarına doğru çekilmek zorunda kaldılar. Şehir kapıları açıldı, Tudhaliya ve arkadaşları içeri girerken, Hitit okçuları surlardan aşağıya ateş yağdırmaya başladı.<br />
Savaş kızıştıkça, Hitit komutanları yeni bir strateji uygulamaya karar verdi. Şehir surlarının hemen ardında gizlenen bir grup seçkin savaşçı, Mısırlıların arkasına geçmek için bir geçit kullanacaktı. Tudhaliya, bu saldırı grubunun içinde yer alıyordu. Gece karanlığı çökünce, savaşçılar sessizce surlardan çıkarak düşmanın arkasına doğru ilerledi. Mısırlılar, surlara odaklandıkları için bu hareketi fark etmediler.</p>

<p><strong>Sabaha karşı, Tudhaliya ve arkadaşları düşmana arkadan saldırarak büyük bir kargaşaya sebep oldu. Mısırlılar iki ateş arasında kalmıştı. Surlardan fırlatılan oklar ve şehir kapılarından çıkan yeni birliklerle birlikte, düşman ordusu dağıldı. Panik içinde geri çekilmeye başlayan Mısırlılar, Ceyhan Nehri boyunca kaçmaya çalışırken ağır kayıplar verdiler.</strong></p>

<p>Bu zafer, Hititler için büyük bir dönüm noktası oldu. Markasi düşmedi ve Kadeş Savaşı’na giden yolda Hititlerin güneydeki hakimiyeti korundu.<br />
Tudhaliya gibi isimsiz kahramanlar, cesaretleri ve fedakarlıkları sayesinde Hitit İmparatorluğu’nun sınırları bir süre daha güvende kaldı.<br />
Kadeş Savaşı’ndan yıllar sonra, Markasi’de anlatılan destanlardan biri, surların gölgesinde verilen bu büyük savaştı. Hitit savaşçıları, üzerlerinde güneş gibi parlayan tunç zırhları ve ellerinde zaferi simgeleyen sancaklarıyla, bu toprakların gerçek sahipleri olduklarını bir kez daha kanıtlamışlardı.</p>

<p><strong>O günden bugüne bu toprağın çocukları hep savaşçı ve hep kahramandı.</strong><br />
Kahramanmaraş, Markasi'nin antik çağlardaki nefesinden Maraş'ın asil duruşuna, oradan da istiklalin kahramanlık destanına dönüşerek, her bir adımıyla tarihin sayfalarında yeniden doğdu.</p>

<p><strong>Kahramanmaraş Birlik Platform Araştırmaları</strong></p>

<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong><br />
K. A. Kitchen - Pharaoh Triumphant: The Life and Times of Ramesses II, Aris & Phillips, 1982<br />
James Henry Breasted - Ancient Records of Egypt, University of Chicago Press, 1906.<br />
Gurney, O. R. - The Hittites, Penguin Books, 1990.</p>

<p><strong>Saygılarımla,<br />
Alper ESKİKILIÇ<br />
KMBP GRUP YÖNETİCİSİ</strong></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/m-o-1274/2315/</link>
<pubDate>Wed, 26 Mar 2025 03:57:01 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>M.Ö. 12. Yüzyıl...</title>
<description><![CDATA[<p>Bir zamanlar Anadolu’nun kalbinde, bereketli suların hayat verdiği verimli toprakların üzerinde yükselen Markasi (Kahramanmaraş), kaderini belirleyecek büyük bir sınavla karşı karşıyaydı. Bu şehir, yalnızca ticaret yollarının kavşağında olmasıyla değil, aynı zamanda Anadolu’nun güneydoğusunu Mezopotamya’ya bağlayan en önemli geçitlerden birini korumasıyla da Hititler için hayati bir öneme sahipti.<br />
Hitit İmparatorluğu'nun son büyük mücadelelerine tanıklık etti. İmparatorluğun görkemli yılları geride kalmış, kuzeydeki isyanlar, doğuda Asurluların baskıları ve batıdan gelen deniz kavimlerinin saldırıları devleti kuşatmıştı. Ancak Markasi, Hititlerin son kalelerinden biri olarak ayakta kalmaya kararlıydı. Şehir, bronz çağının görkemli mimarisiyle inşa edilmiş, kalın taş duvarları ve stratejik konumuyla düşmanlara gözdağı veriyordu.</p>

<p>Şehrin ileri gelenlerinden biri olan Tarhunta, yalnızca bir savaşçı değil, aynı zamanda halkının koruyucusu ve lideriydi. Gözleri, savaşın karanlık yüzünü defalarca görmüş, elleri defalarca kılıç tutmuştu. Her gün güneş Markasi’nin dağlarına vururken, Tarhunta şehrin surlarına çıkıp ufku gözetlerdi. Çünkü biliyordu ki, düşman her an gelebilirdi.</p>

<p>Ve beklenen gün gelmişti. Uzaklardan yükselen toz bulutları, deniz kavimlerinin yaklaşmakta olduğunu haber veriyordu. Bu halklar, Anadolu kıyılarını yakıp yıkmış, şehirleri talan etmiş, medeniyetleri yerle bir etmişlerdi. Şimdi gözlerini Markasi’ye dikmişlerdi.<br />
Tarhunta, surların önünde askerlerini topladı. Her biri bronzdan dökülmüş miğferler ve deri zırhlar içindeydi. Gözlerinde korku yoktu, sadece kararlılık vardı. <br />
Tarhunta, savaşçılarının gözlerinin içine bakarak şöyle seslendi:<br />
"Bu topraklar bizim geçmişimiz, bizim geleceğimiz. Bu şehir bizim çocuklarımızın umudu, atalarımızın mirasıdır. Eğer düşman bu surları aşarsa, yalnızca taşları değil, tarihimizin onurunu da yıkacak. Bugün buradan sağ çıkamayabiliriz. Ama bizden sonra gelecekler, Markasi'nin kahramanlarını anlatacak. Şimdi kılıçlarınızı kaldırın ve tarihe adınızı yazdırın!"</p>

<p>Savaş başladığında, Markasi’nin surları, kılıçların ve mızrakların çarpışma sesleriyle yankılanıyordu. Hitit savaşçıları, bronz zırhlarının içinde adeta demir bir duvar gibi düşmana karşı duruyordu. Nehir kıyısına yaklaşan düşman, surların üzerine yağmur gibi oklar yağdırıyor, devasa koçbaşlarıyla kapıları kırmaya çalışıyordu. Ama Markasi’nin insanları yalnızca savaşmıyordu, hayatta kalmak için zekalarını da kullanıyorlardı. Tarhunta, Markasi’deki nehir kollarının yatağını değiştirecek bir plan hazırladı. Gece yarısı, şehirdeki en cesur savaşçılar nehrin akışını engelleyip düşmanın kampına yönlendirdi. Sabah olduğunda, istilacıların kamp alanı su altında kalmıştı. Hayvanlar boğulmuş, erzaklar çamurla kaplanmış, düşman askerleri kaos içinde geri çekilmek zorunda kalmıştı.</p>

<p>Markasi halkı, zaferin sevincini yaşarken, şehrin yaşlılarından biri şöyle dedi: "Bu topraklar, sadece taş ve topraktan değil, cesaret ve inançtan örülmüş. Hiçbir savaşçı Markasi'nin iradesini yıkamaz."</p>

<p>Ancak bu büyük zafer, Hitit İmparatorluğu'nun sonunu engelleyemedi. Yıllar içinde, Anadolu’nun diğer şehirleri gibi Markasi de zamanın acımasız yüzüyle tanıştı. Savaşlar, göçler, yıkımlar… Şehir defalarca el değiştirdi, surları yıkıldı, yerleşim yerleri yerle bir oldu. <br />
Ama Markasi hiçbir zaman tamamen yok olmadı. Her seferinde yeniden inşa edildi, her defasında geçmişin izlerini taşımaya devam etti.<br />
Kahramanmaraş topraklarında yürürken eğer kendinizi şehrin dokusuna bırakırsanız taşların arasında bu eski direnişlerin sesini duyar gibi olursunuz. </p>

<p>Ve bugün Kahramanmaraşlılar, bu toprakların ne denli dirayetli bir geçmişe sahip olduğunu bilir. Çünkü Markasi'nin tarihi, yalnızca geçmişte yaşanmış bir hikaye değil, aynı zamanda bu toprakların ruhunda Kurtuluş Savaşlarına Kadar saklanan bir mirastır.</p>

<p><strong>Kahramanmaraş Birlik Platform Araştırmaları</strong></p>

<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong><br />
Trevor Bryce - The Kingdom of the Hittites, <br />
Oxford University Press, 1998.</p>

<p>Gurney, O. R. - The Hittites, <br />
Penguin Books, 1990.</p>

<p><strong>Saygılarımla,<br />
Alper ESKİKILIÇ<br />
KMBP GRUP YÖNETİCİSİ</strong></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/m-o-12-yuzyil/2314/</link>
<pubDate>Tue, 18 Mar 2025 05:55:32 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>M.Ö. 1345...</title>
<description><![CDATA[<p>Güneş, Toros Dağları'nın eteklerinden doğarken, Kizzuwatna’nın kadim toprakları kızıl bir ışıkla aydınlanıyordu.</p>

<p>Markasi (günümüz Kahramanmaraş’ı), yüzyıllardır buraya hakim olan yerli halkın inançları ve gelenekleriyle yoğrulmuştu. Gökyüzü, yaklaşan değişimin habercisiydi. Şehir, Hurriler ve Luvi kökenli halkların yüzyıllardır sürdürdüğü bağımsızlığını koruma çabasındaydı. Ancak kader, bu topraklara yeni bir düzen getirecek bir hükümdarın adımlarını yankılandırıyordu: Hittite Kralı *Suppiluliuma I.</p>

<p>Suppiluliuma, Hattuşa (Hittit başkenti)’dan yola çıkalı haftalar olmuştu. Kizzuwatna Krallığı, bir zamanlar bağımsızken, artık Hittitler ve Mısır arasındaki büyük mücadelede kritik bir bölge hâline gelmişti. Hittitler, bölgeyi tam anlamıyla kendi bünyelerine katmak istiyordu. Markasi, Akdeniz’e ve Mezopotamya’ya açılan önemli bir kapıydı. Suppiluliuma’nın gözleri, sadece bu topraklarda değil, tüm doğu ticaret yollarında ve bereketli Amik Ovası’ndaydı. </p>

<p>M.Ö. 1345 yılının baharında, Suppiluliuma I büyük bir orduyla Luhuzzantiya (günümüz Ceyhan civarı)’dan ilerleyerek Markasi’ye doğru yöneldi. Hittit ordusu, tunçtan yapılmış zırhlarla donanmıştı ve güçlü savaş arabaları, savaş alanında dehşet saçıyordu. Şehrin surları, yüzyıllardır birçok istilaya dirense de, Hittit mühendislerinin geliştirdiği yeni kuşatma teknikleri karşısında ne kadar dayanabileceği meçhuldü.</p>

<p>Markasi halkının başında, yerel kaynaklarda sadece *Bilge Efendi olarak geçen yaşlı bir önder vardı. O, gençliğinde birçok savaşa tanıklık etmiş, şimdi ise halkını koruyacak bir barış yolu arıyordu.Bilge Efendi, Hittitlerin ne denli güçlü bir imparatorluk inşa ettiğini biliyor, ancak halkının özgürlüğünün kolayca teslim edilmesini istemiyordu.</p>

<p>Günlerce süren küçük çaplı çarpışmaların ardından, Hittit ordusu Markasi kapılarına dayandı. Ordunun ön saflarında, altın işlemeli miğferi ve iri cüssesiyle bizzat Suppiluliuma I duruyordu. O, savaşın getirdiği yıkımı biliyor, ancak bu bölgenin kan dökülmeden alınmasının imparatorluğu için daha kıymetli olacağının farkındaydı. Bu yüzden, Bilge Efendi’ye haber göndererek barışçıl bir anlaşma teklif etti.</p>

<p>Bilge Efendi, *Suppiluliuma’nın saray elçisi Taduhepa’yı kabul etti. Elçi, “ *Büyük Kral, Markasi halkına barış ve düzen getirmek ister. Kan dökülmeden topraklarınıza adaletle hükmedeceğine yemin eder, ” diyerek kraliyet mührünü gösterdi. </p>

<p>Bilge Efendi, halkının geleceğini düşündü. Eğer savaş devam ederse, Markasi tahrip olacak, halkı köleleştirilecek ve yüzlerce yıl süren medeniyet bir anda yok olacaktı. Ancak barış sağlanırsa, halkı yaşamaya devam edecek, Markasi Hittit kültürü içinde yer alacak ama geleneklerini de sürdürebilecekti.</p>

<p>Sonunda, *M.Ö. 1342 yılında* Markasi ve Hittitler arasında bir antlaşma imzalandı. Suppiluliuma, şehrin tapınaklarını ve kültürel yapısını koruyacağını, ancak Markasi’nin artık Hittit yasalarına bağlı olacağını ilan etti. </p>

<p>Hittitler Markasi’ye girerken, halkın gözlerinde korku ve merak vardı. Suppiluliuma, şehrin ana meydanında bir duyuru yaptı: </p>

<p>“Bundan sonra Markasi halkı, Hittit yasalarının gölgesinde barış içinde yaşayacak! Ne tapınaklarınız ne de inançlarınız yok edilecek. Sadece yeni bir düzen altında birleşeceğiz.”</p>

<p>Hittitler, bölgeye kalıcı olarak yerleşmeye başladı.  Markasi’nin taş sokaklarına kazındı. Şehirde büyük bir Hittit garnizonu kuruldu ve Hittit çivi yazısıyla yeni tabletler yazılmaya başlandı. </p>

<p>Bilge Efendi, artık yaşlanmıştı. O, bu toprakların son bağımsız hükümdarı olmasa da, halkını koruyabilmiş olmanın huzuruyla sarayının merdivenlerinde oturup uzak dağlara bakmaya devam etti. Suppiluliuma ise zaferini kutladı, ancak çok iyi biliyordu ki, Anadolu topraklarında barış asla kalıcı değildir…</p>

<p>Ve bir gün başka bir krallık gelip bu topraklar için yeniden mücadele edecektir. </p>

<p><strong>Kahramanmaraş Birlik Platform Araştırmaları<br />
Kaynaklar:</strong><br />
Trevor Bryce - The Kingdom of the Hittites, Oxford University Press, 1998.<br />
Jared Diamond - Collapse: How Societies Choose to Fail or Succeed, Penguin Books, 2005.<br />
Gurney, O. R. - The Hittites, Penguin Books, 1990.</p>

<p>Saygılarımla,<br />
Alper ESKİKILIÇ<br />
KMBP GRUP YÖNETİCİSİ</p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/m-o-1345/2313/</link>
<pubDate>Sat, 08 Mar 2025 05:23:10 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>M.S. 260...</title>
<description><![CDATA[<p><strong>Roma İmparatorluğu için oldukça zor bir dönemdi. İmparatorluk, hem iç isyanlarla hem de dış tehditlerle başa çıkmak zorundaydı. Bu tehditlerin en önemlilerinden biri de doğuda hızla güçlenen Sasanilerdi.</strong></p>

<p><strong>Pers Kralı I. Şapur, Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırlarına sürekli baskı yaparak bölgedeki hakimiyetini genişletmeyi amaçlıyordu.</strong></p>

<p> İmparator Valerianus, doğudaki Sasani tehdidini bertaraf etmek amacıyla büyük bir ordu ile sefere çıktı. Ancak Edessa (günümüzde Şanlıurfa) yakınlarında yapılan savaşta, Roma ordusu büyük bir yenilgiye uğradı ve Valerianus esir düştü. Bu olay, Roma tarihinde bir imparatorun ilk kez esir alınması olarak büyük bir yankı uyandırdı ve imparatorluk için büyük bir prestij kaybı oldu.</p>

<p><strong>Maraş (o dönemdeki adıyla Germanicia), bu dönemde Roma'nın doğu sınırlarında önemli bir askeri üs ve stratejik bir şehir olarak öne çıkıyordu. Valerianus’un esareti haberi Germanicia’ya ulaştığında, şehirde büyük bir tedirginlik yaşandı.</strong></p>

<p>Germanicia’nın Roma valisi Lucius Cornelius, Valerianus’un esareti haberini aldığında, şehrin savunmasını güçlendirmek için hemen harekete geçti. </p>

<p><strong>Valerianus’un esareti ve Germanicia’daki gelişmeler, Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırlarında büyük bir savunma çabasını beraberinde getirdi. Germanicia, Roma'nın doğu sınırındaki savunma hattının önemli bir parçası haline geldi. Bu olay, Roma İmparatorluğu’nun zayıflığını ve Sasanilerin yükselen gücünü gösteren önemli bir dönüm noktasıydı.</strong></p>

<p>Valerianus’un esaretinden sonra, oğlu Gallienus imparator olarak tahta geçti. Gallienus, babasının düşüşünden dersler çıkararak doğu sınırlarını güçlendirmeye ve Sasani tehdidine karşı yeni savunma stratejileri geliştirmeye odaklandı. Gallienus, Germanicia dahil olmak üzere doğu bölgelerindeki askeri komutanlara destek sağladı ve bölgedeki Roma varlığını pekiştirdi.</p>

<p><strong>Sasani Kralı I. Şapur, Valerianus’un esaretinden aldığı cesaretle Roma’nın doğu sınırlarına baskısını artırdı. Ancak, Germanicia’da karşılaştığı direniş, Sasanilerin hızlı ilerlemesini engelledi. Germanicia’daki Romalı askerler ve halk, savunmalarını kararlılıkla sürdürdü. Lucius Cornelius’un liderliğinde şehir, Sasani saldırılarına karşı sağlam bir direniş sergiledi.</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Kahramanmaraş Birlik Platform Araştırmaları</strong></p>

<p><strong>Yararlanılan kaynaklar:</strong><br />
"Res Gestae" - Ammianus Marcellinus - 1986<br />
Harvard University Press<br />
"Breviarium Ab Urbe Condita"- Eutropius - 1999<br />
Liverpool University Press</p>

<p><strong>Saygılarımla,<br />
Alper ESKİKILIÇ<br />
KMBP YÖNETİMİ</strong></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/m-s-260/2312/</link>
<pubDate>Tue, 25 Feb 2025 17:58:27 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Milletvekillerine Ayrıcalıklı Sınıf, Depremzedelere 2. Sınıf Muamelesi</title>
<description><![CDATA[<p>Türkiye’de milletvekili maaşları, her dönem olduğu gibi bu yılda gündemdeki yerini koruyor. Milletvekillerinin aldığı maaşlar, yan ödenekler ve emekli maaşları, asgari ücretle kıyaslandığında ciddi bir uçurumu ortaya koyuyor. Bu durum, toplumsal adalet ve eşitlik tartışmalarını da beraberinde getiriyor.</p>

<p>2025 yılı itibarıyla bir milletvekilinin net maaşı, temel maaş ve yan ödeneklerle birlikte 196 bin 775 TL civarında. Bu rakam, asgari ücretin (Net asgari ücret 22.104 TL) yaklaşık 9 katı kadar. Milletvekilleri ayrıca yılda iki kez ikramiye alıyor ve konut, ulaşım, iletişim gibi kalemlerde de geniş imkanlara sahipler.</p>

<p>Emekli milletvekilleri, milletvekilliği yapmış olmanın getirdiği imkanla birlikte emekli maaşı almaya hak kazanıyor. 2025 yılı itibarıyla emekli bir milletvekilinin aldığı maaş, 123 bin 759 TL oldu. Ancak, emekli olup halen milletvekilliği görevini sürdüren Vekiller, hem emekli maaşını hem de aktif milletvekili maaşını birlikte alabiliyor. Bu durumda, bir milletvekili 320 bin 534 TL’ye yakın bir gelir elde ediyor. Bu rakam, asgari ücretle çalışan bir vatandaşın gelirinin 14 katından fazla.</p>

<p>Avrupa'nın bazı ülkelerinde milletvekili maaşlarının ülkelerdeki asgari ücrete oranlarına baktığımızda ise Yunanistan’da bir milletvekili maaşı asgari ücretin 5,9 katı, İngiltere’de 4,6 kat, Belçika’da 4,3 kat, Fransa’da 4,3 kat, Hollanda’da 4,1 kat, İsveç’de 3,6 kat, İspanya’da 2,6 kat Türkiye’de ise 14 katından fazla.</p>

<p>Asgari ücret, 2025 yılında net 22 bin 104 TL olarak belirlendi. Ancak, artan enflasyon, yükselen kiralar ve temel ihtiyaçların pahalılığı karşısında bu rakam, birçok aile için yetersiz kalıyor. Özellikle Büyükşehirlerde yaşayanlar için asgari ücretle geçinmek neredeyse imkansız. Bu durumda, milletvekili maaşlarıyla asgari ücret arasındaki farkın giderek açılması, toplumsal adaletsizlik hissini daha da derinleştiriyor.</p>

<p>Milletvekillerinin sahip olduğu ayrıcalıklar sadece maaşlarla sınırlı değil. Milletvekilleri, görev süreleri boyunca ve emekli olduktan sonra bile trafik cezalarından muaf tutuluyor. Bu durum, Anayasa’nın 83. maddesi ve Milletvekilliği Yasası kapsamında düzenlenmişti.</p>

<p>Son olarak geçtiğimiz günlerde yeniden Meclise getirilerek TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’a sunulan düzenleme de mevcut milletvekillerine tanınan bu hakkın eski vekilleri de kapsamasıyla trafikte 3 bin 600 imtiyazlı eski ve yeni vekil yaratılmış olacak. Şuan yürürlükte olan düzelmeye göre sadece aktif görev yapan milletvekillerinin araçlarına ceza kesilemiyor. Yeni düzenleme hayata geçerse artık eski vekiller de bu imtiyazdan yararlanabilecek. Milletvekilleri, trafik cezaları da dahil olmak üzere, görevleriyle ilgili herhangi bir suçtan yargılanmama ayrıcalığına sahiptir. Bu durum, vatandaşlar nezdinde büyük bir adaletsizlik olarak algılanıyor. Özellikle trafik kurallarının herkes için eşit şekilde uygulanması gerektiği düşünüldüğünde, milletvekillerinin bu ayrıcalığı, toplumsal tepkiyi daha da artırıyor.</p>

<p>Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, deprem bölgesi için son kez diyerek açıkladığı Mücbir Sebeple bölgedeki vergi ve sigorta primlerinin ertelendiğini duyurdu. Ancak, bu erteleme, depremzedelerin yaşadığı ekonomik yıkımı ortadan kaldırmadı sadece erteledi. Deprem bölgesinde yaşayan depremzedeler, evlerini, işyerlerini ve sevdiklerini kaybetti. Birçoğu, üç kuruşla ayakta kalma mücadelesi verirken, devletin vergi ve sigorta primlerini silmek yerine, bu yükümlülükleri ertelemekle yetinmesi, büyük bir hayal kırıklığı yarattı.</p>

<p>Deprem bölgesindeki vatandaşların en az 20 yıl boyunca bu felaketin etkilerini üzerlerinden atamayacağı aşikar. Bu süreçte, vergi ve sigorta primlerinin tamamen silinmesi, bu insanlara nefes aldıracak en önemli adımdır. Aksi takdirde, depremzedelerin ekonomik olarak toparlanması mümkün değildir. Bu durum, sadece ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda ahlaki bir meseledir. Depremzedelerin ahı, bu ülkenin vicdanını yaralayacak ve yönetenlerin yakasını bırakmayacaktır.</p>

<p><strong>Peki Adil Bir Sistem Mümkün mü?</strong></p>

<p>Bu sorunun çözümü, milletvekili maaşlarının asgari ücretle orantılı hale getirilmesiyle başlayabilir. Örneğin, milletvekili maaşlarının asgari ücretin belirli bir katı olarak belirlenmesi, hem adaletsizlik hissini azaltabilir hem de milletvekillerinin halkın yaşam koşullarını daha iyi anlamasına yardımcı olabilir. Ayrıca, emekli milletvekillerine yönelik ödeneklerin gözden geçirilmesi ve şeffaf bir sistemin oluşturulması, toplumsal güvenin tesis edilmesi açısından önemli bir adım olur.</p>

<p>Milletvekili maaşları, emekli maaşları ve trafik cezalarına ilişkin ayrıcalıklar, toplumsal adalet ve temsil kavramlarını derinden etkiliyor. Deprem bölgesinde yaşayan vatandaşların karşı karşıya kaldığı ekonomik zorluklar ise, bu adaletsizliği daha da görünür kılıyor. Vatandaşlar, temsilcilerinin kendileriyle aynı koşullarda yaşadığını hissetmek ister. Bu nedenle, milletvekili maaşlarının adil bir şekilde düzenlenmesi, trafik cezaları gibi ayrıcalıkların kaldırılması ve depremzedelere yönelik kalıcı çözümler üretilmesi, hem toplumsal barışa hem de demokratik sistemin sağlıklı işleyişine katkı sağlayacaktır.</p>

<p>Unutulmamalıdır ki, gerçek temsil, ancak adalet ve eşitlik temelinde mümkündür. Depremzedelerin ahı, bu ülkenin vicdanını yaralayacak ve yönetenlerin yakasını bırakmayacaktır. Bu nedenle, adım atılması gereken yer, insanların acısını dindirecek ve onlara umut olacak adımların atıldığı yerdir.</p>
]]></description>
<author>Zeki Demir</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/zeki-demir/milletvekillerine-ayricalikli-sinif-depremzedelere-2-sinif-muamelesi/2311/</link>
<pubDate>Mon, 17 Feb 2025 14:13:53 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>M.Ö. 333</title>
<description><![CDATA[<p><strong>Büyük İskender'in Anadolu'ya doğru ilerlediği sıralarda, Kahramanmaraş  "Germanikopolis" adıyla biliniyordu. Bu şehir bugünkü Dulkadiroğlu ilçesi sınırlarındaydı. Maraş kalesi yönetim merkeziydi, şehirdeki evler şehir içinde ki derelerin kendisini bölmesine rağmen Namık Kemal dahil hemen hemen bugünkü Çarşı bölgesinde, Kale arkasında ise bir daire sayılacak bir sayılabilecek şekilde mağaralı taraflarına kadar uzanmaktaydı.</strong></p>

<p><strong>Şu an sınırları tam bilinmeyecek şekilde şehrin dışında yüksek surlar mevcuttu.Germanikopolis, Pers İmparatorluğu'nun stratejik bir kalesiydi ve savunucuları arasında kahraman ün yapmış olan "Yazatas" öne çıkıyordu.</strong></p>

<p>Büyük İskender'in ordusu Germanikopolis'in dış surlarına yaklaştığında, şehrin savunucuları Pers İmparatoru III. Darius'un emrindeki askerlerle birlikte sıkı bir şekilde hazırlıklarını tamamlamıştı. Ancak, İskender'in ordusu her geçen gün daha da güçleniyordu ve Germanikopolis'in düşmesi kaçınılmaz gibi görünüyordu.</p>

<p><strong>Savaş başlamıştı;</strong></p>

<p><strong>İskender'in ordusu, şehre saldırırken çeşitli taktikler ve stratejiler kullanıyordu. Öncelikle, hızlı manevra kabiliyetine sahip olan İskender, düşman savunmasını atlatmak için çeşitli saldırı yolları belirlemişti. Ayrıca, ordusunu birbirine sıkıca bağlı tutarak iletişimi sağlamış ve hareketlerini koordine etmişti.</strong></p>

<p>Savaş sırasında, İskender'in ordusu yaygın bir şekilde kullandığı falanj taktiği ile düşman sıralarını kırarak ilerlemeyi hedefliyordu. Bu taktikte, ağır zırhlı piyadeler sıkı sıralar halinde düzenleniyor ve uzun mızrakları ile düşmana karşı savunma sağlıyorlardı.</p>

<p><strong>Germanikopolis'in savunucuları ise şehrin içinden geçen derelerin şehiri bölümlere ayırması ile şehrin dış kısmında bulunan yüksek ve sağlam surları kullanarak avantaj sağlamaya çalışıyorlardı. Surların üzerine yerleştirdikleri okçular ve mızrakçılarla İskender'in ordusuna saldırıyorlardı. Ayrıca, şehir içindeki dar sokakları kullanarak düşman ilerlemesini yavaşlatmaya ve karıştırmaya çalışıyorlardı.</strong></p>

<p>Yazatas, şehir halkını ve askerlerini cesaretlendirmek için her şeyi yapıyordu.Hatta savaşın ortasında, pers ordusunda kullanılan fillerin üzerine çıkarak İskender'in ordusuna karşı cesur bir direniş gösterdi. Ancak, İskender'in askerleri kararlı ve disiplinliydi ve şehir savunucuları zorlu bir mücadele veriyordu.</p>

<p><strong>Savaş sırasında her iki taraf da sürekli olarak taktik ve stratejilerini değiştirerek avantaj elde etmeye çalışıyorlardı. Ancak, İskender'in ordusu sonunda surları aşmayı başardı ve şehri ele geçirdi.</strong></p>

<p>Ancak, İskender bu zaferi kolay elde etmemişti ve Yazatas'ın cesur direnişi karşısında etkilenmişti. İskender savaşmayı gerçekten bilen kumandanlara saygı duyardı. Yazatas, İskender'in saygısını kazandı ve şehrin yönetimini Makedon imparatorluğu adına ona teslim etti.</p>

<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong></p>

<p>Anabasis of Alexander, Books I–VII and Indica, Volumes I & II: Greek Text</p>

<p>by Arrian Harvard University Press - 1983</p>

<p>The Persian Expedition"  - Xenophon ( Penguin Books 1961 - Rex Warner)</p>

<p>The Life of Alexander the Great - Plutarch (75–125 AD) The Parallel Lives</p>

<p>Published in Vol. VII of the Loeb Classical Library edition,1919</p>

<p><strong>KAHRAMANMARAŞ BİRLİK PLATFORM ARAŞTIRMALARI</strong></p>

<p> </p>

<p><strong>Saygılarımla,</strong></p>

<p><strong>Alper ESKİKILIÇ </strong></p>

<p><strong>KAHRAMANMARAŞ BİRLİK PLATFORMU GRUP SORUMLUSU</strong></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/m-o-333/2310/</link>
<pubDate>Fri, 14 Feb 2025 20:52:30 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Maraş; Hüznün, Acıların ve Milli Ruh&amp;#39;un Başkenti</title>
<description><![CDATA[<p>Kahramanmaraş’ın müstemleke emellerden ve onun maşası Ermenileri kadim yurdumuzdan çıkarmamızın 105.yılındayız. Aynı zihniyetin güney sınırlarımızda cirit attığı şu dönemlerde Türkiye’nin Maraş’a dönüp tekrar tekrar bakması, bu durumdan ders çıkarması gerekiyor. Eğer Güney Cephesi kaybedilmiş olsaydı “Kuva-i Milliye Ruhu” fikren ve fiilen büyük yara almış alacaktı. Maraş’ta gösterilen kahramanlık yeni Türkiye’nin bağımsızlığının kapı aralığıdır.</p>

<p> Fransız işgali bölge halkının ekonomik gücünü etkileyecek nitelikte idi. Çünkü Malatya, Adıyaman, Darende, Gürün, Pınarbaşı, Sarız, Elbistan ve Pazarcık bölgeleri ekonomik açıdan dünyaya açılmış kapısı Fransız işgaliyle kapatılmış oluyordu. Bu sebeple bölge ekonomik açıdan Fransızlara bağlı kalacak Türk hâkimiyetinden çıkacaktı. Zaten Fransızların bölgeyi işgal amaçları ekonomikti. Fransızlara göre Çukurova “ Alp Dağlarına sahip Nil Deltası ”gibiydi. Çünkü Maraş stratejik konumu açısından İç ve Doğu Anadolu’ya geçiş noktasında bulunuyordu.</p>

<p>Kongreler sonucu Mustafa Kemal liderliğindeki Anadolu’da oluşmakta olan yeni idare Maraş halkına işgal karşısında takip edeceği strateji hususunda yardımcı oldu. İşgal bölgelerinde dini ve yardım cemiyeti altında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmasını askere alma işlemlerinin büyük bir gizlilik içinde yapılmasını bildirdi.</p>

<p>Fransızlar gerek Antep -Maraş yolu üzerindeki milli kuvvetleri etkisiz hale getirmek, gerekse bölgenin sosyolojik durumundan faydalanarak parçalamak, hâkimiyetini kurmak amacı ile kürtçülük propagandasına başladı. Bu amaçla Pazarcık aşiret reislerinden Tapo Ağa ile irtibat kurdularsa da sonuç elde edemediler.22 gün süren çarpışmalar sırasında içerden şehir halkının dışarıdan da çevre köy ve kasaba halkının faaliyetleri karşısında Fransızlar mahsur kaldı. Bunun sonucu olarak Fransız ve Ermenilerin mühimmat ve iaşe darlığı baş gösterdi. Durum Fransızların geri çekilmeye mecbur etti. Fransızlar Maraş’tan çekilmelerinden İngilizleri de sorumlu tuttular. Fransızlara göre İngilizler şehirdeki Türkleri elinden silahlarını toplamamışlar kendileri aleyhinde kışkırtmışlardı.</p>

<p>Fransızlar çarpışmalar esnasında en tehlike işleri Ermenilere yaptırdılar. Bu sebeple Ermenilerin kayıpları Fransızlardan daha çok oldu. Fransızlar Maraş’tan çekilerken Ermenileri bile haberdar etmediler. Hâlbuki Ermeniler Fransızlar şehre girerken coşku ile karşılamışlardı. Doğuda devlet kurma hayallerini kaybeden</p>

<p>Ermeniler Kilikya da müstakil bir devlet kurma tahayyülüne kapıldılar. Fransız ve Ermeniler Maraş’ tan bin bir güçlükle geri çekildiler. Bu geri çekilme işi bilhassa Ermeniler için büyük facia oldu. İhanet ettikleri topraklarda kalamazlardı. Ermeniler yolda soğuktan ve açlıktan telef oldular. Şekeroba bölgesine geldiklerinde Fransız askerleri kardan yaptıkları ayak izlerinde dahi onları yürütmedi. Belpınar dağına varana kadar onlarcası hayatını kaybetti.</p>

<p>İtilaf devletlerini İstanbul’un işgali gibi sonu görünmeyen bir maceraya sevk eden olay 12 Şubat 1920 de Maraş da Fransızlara karşı kazanılan başarıdır. Çünkü Maraş’ da kazanılan bu başarı, itilaf devletlerinin Anadolu’daki sonlarının başlangıcı oldu. Bunu fark eden işgalciler son misillemeyi yani İstanbul’ un işgalini düşündüler.</p>

<p>Maraş’ta elde edilen zaferde halkın kararlılıkla direnmesi büyük rol oynadı. Halk şehri terk etmedi. Teşkilatlandı ve işgale karşı koydu. Bu dönemde yurdun büyük bir bölümü işgal altındaydı. Mesela İzmir’ in işgalinde düşman Polatlı’ ya kadar gelmesine rağmen İzmir’ den Anadolu’nun içlerine kadar şehir savunması göremiyoruz. Yine batı Anadolu da 150.000 kişinin göç ettiğini görüyoruz. Hâlbuki Maraş da göç görmek mümkün değildir. Bırakın göç etmeyi kararlı ve vatan aşığı bu insanlar Fransızları def etmeyi başarmışlardır. Halk gerektiğinde çarpışma esnasında kendi oturduğu evini bile ateşe vermiştir. Maraş halkının Fransız işgaline karşı bu direnişi sosyolojik ve psikolojik açıdan iyi incelenmesi gereken bir konudur. Maraş zaferi ile Sivas, Malatya, Elbistan, Diyarbakır gibi merkezlerin işgali önlenmiştir. Fransız misyonerin dediği gibi: ”kendisinden bin defa daha güçlü rakibinin kaçtığını gören horozun ötmeye hakkı vardır.”</p>

<p>Başta aziz şehitlerimiz olmak üzere milli mücadele kahramanlarımızı rahmet ve minnetle anıyorum</p>
]]></description>
<author>Hacı Bilal Şen</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/haci-bilal-sen/maras-huznun-acilarin-ve-milli-ruhun-baskenti/2309/</link>
<pubDate>Tue, 11 Feb 2025 20:04:28 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Milattan sonra 3.yüzyılın ortaları...</title>
<description><![CDATA[<p>Roma İmparatorluğu'nun doğu sınırlarında yer alan Palmira Krallığı'nın güçlü ve etkileyici kraliçesi Zenobia, Roma'ya karşı büyük bir isyan başlattı. Zenobia, Roma'nın doğu eyaletlerindeki zayıflığından yararlanarak Suriye, Mısır ve Anadolu'nun bazı bölgelerini ele geçirdi.</p>

<p>Germanicia (Kahramanmaraş), Roma'nın doğu eyaletlerinde stratejik bir nokta olarak önemli bir konuma sahipti. Şehir, hem askeri hem de ticari yolların kesişiminde bulunuyordu ve Roma İmparatorluğu için önemli bir garnizon ve özellikle su açısından tedarik merkeziydi. Zenobia'nın isyanı sırasında, Germanicia da bu büyük güç mücadelesinin bir parçası haline geldi.</p>

<p>Zenobia, ordularını Anadolu’ya yönlendirdiğinde, Germanicia’yı ele geçirmeyi hedefledi. Şehir, Zenobia’nın güçlerini durdurmak için Roma İmparatorluğu tarafından yoğun bir şekilde savunuluyordu. Roma, şehri korumak için güçlü bir garnizon ve iyi eğitimli askerler yerleştirmişti.</p>

<p>Zenobia’nın orduları, Germanicia’ya ulaştığında, şehir surlarının önünde şiddetli çatışmalar başladı. Roma garnizonu, şehri savunmak için surların üzerinde mevzilendi ve Zenobia’nın saldırılarına karşı direndi. İlk saldırılar, Roma savunucuları tarafından başarıyla püskürtüldü. Ancak Zenobia, kuşatma taktiklerini kullanarak şehri teslim olmaya zorluyordu.</p>

<p>Germanicia halkı ve Roma garnizonu, Zenobia’nın ordularına karşı uzun süre direnmeye devam etti. Surların üzerinden mancınıklarla ve oklarla savunma yapıldı. Zenobia, kuşatmayı uzun süre devam ettirdi ve şehrin kaynaklarını keserek Roma garnizonunu teslim olmaya zorladı.</p>

<p>Uzun süren kuşatma ve sürekli saldırılar sonucunda, Roma garnizonu ve şehir halkı daha fazla direnemeyerek teslim oldu. Zenobia’nın orduları, şehre girerek kontrolü ele geçirdi. Germanicia, Palmira Krallığı'nın hakimiyeti altına girdi ve Zenobia, Anadolu’daki gücünü pekiştirdi.</p>

<p>Zenobia’nın isyanı ve Germanicia’nın düşüşü, Roma İmparatorluğu için büyük bir tehdit oluşturdu. Ancak kısa süre sonra, Roma İmparatoru Aurelian, Zenobia’ya karşı büyük bir sefer düzenleyerek isyanı bastırdı ve Palmira Krallığı'nı tekrar Roma egemenliği altına aldı. Germanicia, yeniden Roma İmparatorluğu’nun bir parçası oldu ve şehir, eski önemini koruyarak yeniden inşa edildi.</p>

<p><strong>Kahramanmaraş Birlik Platform Araştırmaları</strong></p>

<p><strong>Yararlanılan Kaynaklar:</strong><br />
<span style="font-size:10px;">*“Roma İmparatorluğu ve Zenobia’nın İsyanı”* - Yazar: Prof. Dr. Fergus Millar, Yayınevi: Cambridge University Press, Basım Yılı: 1993.<br />
 *“Palmira Krallığı ve Roma”* - Yazar: Dr. Richard Stoneman, Yayınevi: İletişim Yayınları, Basım Yılı: 2002.<br />
*“Zenobia: Antik Dünyanın Asi Kraliçesi”* - Yazar: Yasmine Zahran, Yayınevi: Saqi Books, Basım Yılı: 2003.<br />
*“Germanicia Tarihi ve Arkeolojisi”* - Yazar: Dr. Mehmet Çelik, Yayınevi: Doğu Kitabevi, Basım Yılı: 2010.</span></p>
]]></description>
<author>Alper Eskikılıç</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/alper-eskikilic/milattan-sonra-3-yuzyilin-ortalari/2308/</link>
<pubDate>Sun, 02 Feb 2025 23:32:27 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Sahte Ziyaretler, Gerçek Emekçiler: Gazetecilik Gününde Ters Yüz Olunan Değerler ve Haraca Bağlananlar!</title>
<description><![CDATA[<p>Aslına bakarsanız dün 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü idi. Adı üstünde hem çalışan hem de gazeteci olması gerekir insanın böyle bir günü kutlaması için. Ama sektörün emektarları haricinde daha çok “gazeteci” unvanını kullananlar kutladı günü. Eskiden 10 Ocak Gazetecilerin Bayram günüydü gazeteciler için. Bayrama hazırlanır gibi hazırlık yapılırdı. Ziyaret edecek olan Kurumlar, Partililer, STK’lar, Başkanlar ve Milletvekilleri gün öncesinden arar derneğinizi ya da bu sektörde gerçekten emek vermiş Gazetecileri ziyaret eder onore ederdi. Şimdi bunun yerine tanımadığımız insanlar kısa mesajlarla, sosyal medya paylaşımlarıyla ve göstermelik ziyaretlerle Gazetecilerin gözlerini boyamaya çalışıyorlar. Ama nafile.</p>

<p>Gazeteciler Günü dolayısıyla iki çift laf etmek istiyorum Kahramanmaraş tabiriyle. Gazeteciliğin itibarı özellikle şu 6-7 yılda tamamen maalesef yok edildi. Eskiden saygı duyulan, bakanların, bürokratların ceketini iliklediği gazetecilere şimdilerde kıytırık belediye başkanları ya da parti yöneticileri tarafından saygı gösterilmiyor. Ve onların bu saygısızlığı yapmalarına sebep olan kişiler de tam olarak gazeteciler. Evet yanlış duymadınız gazeteciler. Kendi mesleğinin şerefini, onurunu, haysiyetini iki paralık eden ve iki paralık değeri olmayan insanların gözünde paçavraya dönderen gazeteciler. Neden böyle söylüyorum açıklayayım. 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Gününden dolayı iki farklı partiden ve bir STK temsilcisinden Derneğimizi ziyarete gelecekleri yönünde telefon aldım. Kendilerine Depremden dolayı yerimizin yıkıldığını Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi’nin bizlere geçici olarak tahsis ettiği Basın Evinde ağırlayacağımızı söyledik. Partinin bir tanesi 15 dakika sonra diğeri yarım saat sonra ziyaret edeceğini ve STK’nın ise 1 saat içerisinde Derneğimizi ziyaret edeceklerini söylediler. Tabi ki kibar bir dille kendilerini geri çevirerek ziyaretlerini kabul etmeyeceğimizi ilettik. Randevu böyle olmaz. Bu tabiri caizse çat-kapıdır. Ve özel bir gün için çat-kapı ziyaret olmaz. Yol, yordam, edep, erkan bilmeyenler devlet yönetimine talip oluyor ya, o da ayrı bir komedi. Demem o ki, 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü emekçi Gazetecilerin dışında bütün herkesin günüymüş.</p>

<p align="center">***</p>

<p><strong>BAL GİBİ YİYORLAR, ARTIK SAKLAMIYORLAR!</strong></p>

<p>Bir de 300 ile 500 binlikçiler var. Nedir bunlar? Kalemini 300 bine 500 bine peşkeş çekenler. Dün çok sevdiğim ve değer verdiğim bir abimiz programlara neden katılmadığımı sordu. Bende kendisine çok önemli programlar olmadığı müddetçe hiçbir programa katılmayacağımı söyledim. Yine neden işte diye sorduğunda; “Sen ne kadar emek sarf edersen et, uğraşırsan uğraş hakkaniyetli bir yönetim yoksa denetim yoksa emeğinin karşılığını başkalarına peşkeş çekiyorlarsa emeğini başkalarına veriyorlarsa ne işimiz var bizim o programlarda” dedim. Hep bir şeyleri duyuyordum ama inanmıyordum yada toz konduramıyordum yok ya olmaz öyle şeyler. Yapmazlar. Hak yemezler. Diyordum ama oluyormuş. Vallahi de billahi de bal gibi oluyormuş.</p>

<p>Emekçi gazeteci arkadaşlarımıza 2-3 ayda ağızlarına bir parmak bal çalan deprem bölgesinde yaşam mücadelesi ettirmeye mahkum ettirenler başkalarına 150 bin, 300 bin, 500 bin, ayda 30 bin, 50 bin TL öderken sosyal medyacılara da büyük paralar ödemekten geri kalmıyorlar. İnsanın ağzı açık kalıyor bu durum karşısında. Sonrada niye tehditçi, şantajcı çoğalıyor diye dert yanıyorlar. Sen destekliyorsun ve çanak tutuyorsun halbuki. Sen her kapına gelene ilan verirsen, hep kapına gelene site kurdurursan, sosyal medyacılara sektöre sokmaya çalışırsan ne bu işlerin önüne geçersin ne de durdurabilirsin.</p>

<p>Sonuç olarak bundan sonra önemli olmadıkça hiçbir programa katılmama kararı aldım. Zaten aylık maaşa bağladıklarınız canlı olarak veriyorlar. Oradan takip ederiz. Siz kafanızı yormayın. Hiç olmadı ajans var oradan da alacaklarımızı alırız.</p>

<p>Kalın sağlıcakla…</p>

<p><strong>ÖNÜMÜZDE YAZI: </strong></p>

<p><strong>İŞADAMI AHMET DURAN BALSUYU NEDEN HALA YAKALANAMADI</strong></p>
]]></description>
<author>Zeki Demir</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/zeki-demir/sahte-ziyaretler-gercek-emekciler-gazetecilik-gununde-ters-yuz-olunan-degerler-ve-haraca-baglananlar/2307/</link>
<pubDate>Sat, 11 Jan 2025 03:19:49 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Başım Bir Cenk Meydanı, Yandım Kelimelerden</title>
<description><![CDATA[<p><strong>“Gezdirme beni<br />
Yazı denen şu eğri büğrü çizgilerde<br />
Dur<br />
Yazılmamış kalayım”</strong></p>

<p>Böyle sesleniyor bir şiirinde kendi kendisine Fazıl Hüsnü Dağlarca… <strong>“Yazılmamış kalayım” </strong>diye. İnsan bazen yazılmamış olmayı diliyor hakikaten. Yazılmamış, çizilmemiş, çalınmamış olmayı. Mısradan, şiirden, mızraptan, fırçadan azade olmayı. Çünkü bir şair, şiirlerinde kendisini yazar aslında, bir müzisyen kendisini besteler ve bir ressam en çok kendisini çizer. Ruhundaki boyalarla renklendirir tuvalini. Bir oyuncu tam da kendisini oynar tiyatro sahnelerinde. Çünkü insanın içinde olmayan hiçbir şey sızmaz dışarıya.</p>

<p>Bütün sanat dalları birbirinden güzel, birbirinden kıymetli. Mukaddes bir emanet gibi ezelden konuşlandırılmıştır sanatkarının gönlüne. <strong>Ve adeta mukaddes bir emanet olan şiir ise “acıya gönüllü talip olanların” işidir. Kabuksuz yaralara sahip olmaktır çünkü şairlik. Bir türlü kabuk bağlayamayan yaranın adıdır. Öyle bir yara nasıl sızlarsa ilk günkü gibi, nereye dokunsa için için nasıl yanarsa, şairin gönlü de öyledir işte. Yaranın ilk hâli gibi hassas, ilk hâli gibi acılıdır. Bir ızdırap nüvesidir şiirler, sahibinin yüreğinden koparak kâğıda, kaleme, kelimelere dokunan.</strong> Belki de o yüzdendir şairin yazılmamış olmayı, yazılmamış kalmayı dilemesi. Kim bilir? Kederden, elemden bir kaçış yolu, şairin içini dökmek için başvurduğu en mukaddes yöntem olsa da şiir, günün sonunda yarasını gözle görünür, dille okunur hâle getirmesidir aslında. İşte en acı veren şey de tam olarak budur. Zira yüreğinin en masum, en temiz parçasını bırakmışsındır kâğıdın üzerine. Çünkü hiçbir şiir kolay çıkmıyor ki insanın kalbinden. Mevzisini paramparça edercesine, infilak edercesine saçalanıyor sözcükler dört bir yana. Ve savaş alanından parçalarını toparlamak gibi bir şey çoğu zaman içindeki duyguları tarif edecek sözcükleri devşirmeye çalışmak. O yüzden bir şiirin tamamlanışı, şairin bir savaş meydanından harap, bitap düşmüş vaziyette çıkışıdır aslında. </p>

<p>Her şiirin ayrı bir yürekten kopuş hikayesi var tabii. İnsanın ancak kendi iç savaşından kahraman olarak çıkan kelimeler diziliyor şiir olarak o bembeyaz kâğıda. Kalan sözcükler şehit düşüyor maalesef kalbin en hazin yerinde. <strong>Bir kelime mezarlığında yaşıyor çoğu zaman şairler. Yazdıklarından çok yazamadıkları, hissettikleri ama dile, tabire dökemedikleri şeyler oluyor. </strong>İstese de yapamıyor bunu. Çünkü bazen edebiyat da yetersiz kalıyor insanın hissettiklerini anlatmaya. Dolayısıyla yazabildikleriyle ayrı çile, yazamadıklarıyla apayrı çileler biriktiriyor içinde. Ve bu kısır döngünün tam ortasında kıvranıp duruyor. Ne şiirden vazgeçebiliyor ne de şiirsizliğe kucak açabiliyor. <strong>“Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil”</strong> ikileminde gelgitler yaşıyor. Derdini, hüznünü anlattığını, rahatladığını düşünerek sarılıyor olsa da kalemine, bir başka şairin <strong>“Ne söylesem yangınımı söndürmez/ Gönül yanar, kelam yanar, dil yanar/ Şair olmak acıları dindirmez/ Kâğıt yanar, kalem yanar, el yanar”</strong> dediği noktada buluyor kendini istemsizce.</p>

<p>Şairliği güzel kılan şey de tam olarak bu bence. Özellikle hüznün her türlüsünden kaçmaya çalışılan böyle bir çağda, ızdıraba gönülden talip olmak gerçek bir yürek işi diye geçiriyorum içimden. O yüzden ikilemler sarsa da şairin etrafını, kendi içinde türlü savaşın ortasında cebelleşiyor olsa da, Necip Fazıl misali, <strong>“Uyumak istiyorum, başım bir cenk meydanı/ Harfsiz ve kelimesiz düşünmek Yaradanı…”</strong> diye haykırıyor.</p>

<p>Ve yine aynı şairin mısralarıyla devam ediyor yakarışına: <br />
<strong>“Usandım boş yere hep gitmeler, gelmelerden<br />
Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden”</strong></p>
]]></description>
<author>Narin Demirci</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/narin-demirci/basim-bir-cenk-meydani-yandim-kelimelerden/2306/</link>
<pubDate>Tue, 31 Dec 2024 00:47:23 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Maviye Mektup</title>
<description><![CDATA[<p>Bütün renkler aşka yakışsa da<br />
Senin duruşun bir başka<br />
Bambaşka<br />
Gaiplerden kulaklarıma fısıldanan<br />
Bir müjdesin sen<br />
Gönlümden dalga dalga yükselen<br />
Çizgilerimi, sınırlarımı tarumar eden<br />
Ve kalbimi yırtarak<br />
Paramparça ederek arşı âlâya yükselen<br />
Ulvi bir dileksin içimde</p>

<p><br />
Sonsuzluğun iz düşümüsün gözlerimde<br />
Mabedin bu dünyanın çok ötelerinde<br />
Kevser suyundan yansır gibi ışıltın<br />
Söyle<br />
Hangi güzelliğin tonusun böyle<br />
Nereye baksam sen varsın<br />
Denizlerde, ummanlarda sen<br />
Gökyüzünde, semalarda sen<br />
Yekparesin gözbebeklerimde<br />
Bağışla ne olur<br />
Bir renk körüyüm ben<br />
Bütün renkler kâinata savursa da güzelliğini<br />
Benim görebildiğim sade ve sadece mavi</p>
]]></description>
<author>Narin Demirci</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/narin-demirci/maviye-mektup/2305/</link>
<pubDate>Fri, 01 Nov 2024 00:39:16 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Eğitim ve Başarıda Milli Şampiyonların Kaptanı &amp;quot;Kenan Sofuoğlu&amp;quot; Modeli</title>
<description><![CDATA[<p>O, motor tamircisi bir babanın üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelir. İki ağabeyi motor yarışları yapmasına rağmen babası onu motor tutkunu olmaması için tamirci dükkânından sürekli uzaklaştırmak ister. O ise fırsat buldukça babasının dükkânına gider ama babası onu oradan uzak tutmak için elinden gelen her şeyi yapar. Hatta okul tatillerinde sanayideki arkadaşının kaportacı dükkânına bile gönderir. Ancak ne kadar uzaklaştırırsa uzaklaştırsın, onun motor aşkını, yarış aşkını içinden söküp atmaya gücü yetmez.</p>

<p>O da iki ağabeyiyle birlikte arada Türkiye yarışlarına çıkıp derece alıyordur aslında. Ağabeyleri birinciliği ve ikinciliği paylaşırken, üçüncülük de ondadır. İlk üçe giren üç erkek kardeştir onlar. Yarışlarda oldukça iyidir kendisi de ağabeyleri gibi. Fakat bir gün 17 Ağustos 1999 depreminde oturdukları beş katlı bina yıkılır ve maaile göçük altında kalırlar. <strong>“Hayatımda ilk defa cansız bedenlere orada şahit olmuştum. İnanamamıştım. Ailemizin tamamı sağ çıkmıştı ama bizim kayıplarımız depremden birkaç sene sonra başladı. Asıl yıkımı o zaman yaşadık”</strong> diyor motosiklette Türkiye’ye tarihi zaferler kazandıran Milli Sporcumuz <strong>Kenan Sofuoğlu.</strong> Yarışması için en büyük desteği gördüğü ve <strong>“Arabasına kadar her şeyini satıp beni Avrupa’ya gönderen kişiydi”</strong> dediği büyük ağabeyi <strong>Bahattin Sofuoğlu</strong>’nu 2002 yılında henüz 24 yaşında evlerinin önünde karşıdan karşıya geçerken trafik kazanında kaybeder. Yıllar sonra kendisinden bir yaş büyük ağabeyi <strong>Sinan Sofuoğlu</strong> da 24 yaşına gelince bir motor yarışı kazasında vefat eder. Her iki evladını da 24 yaşına geldiklerinde kaybeden aile, Kenan’ın da motor yarışları yapmasını istemezler. </p>

<p>1999 depremi sırasında evleri yıkıldığında ve enkazdan kurtulduklarında ilk düşündüğü şeyin, “Ne olacak şimdi? Yarışabilecek miyim?” olduğunu söylüyor ve <strong>“Türkiye’de o zaman bu işler amatör olarak yapılıyor. Bu işin Avrupa arenası yok. Avrupa’ya giden bir Türk yok. Uzayı keşfetmek gibi bir şeydi. Bir motosiklet yarışçısının çıkıp da Dünya Şampiyonalarına, Avrupa Şampiyonalarına gitmesi daha önce yapılmış bir şey değildi”</strong> diyor. Ancak Avrupa Şampiyonasında antrenmanlara çıkınca “İtalya’da, Almanya’da doğmak lazımmış” diye düşünüyor. Oradaki yarışçılarla aynı seviyede olmadıklarını fark edip geri dönmeye karar verse de içine sinmiyor bu durum ve Almanya’da bir düzen kurup fırsat oluşturmak, gerekirse motor tamirciliğine bile Almanya’da devam etmek istiyor. Bir yol bulabilmek, ortam oluşturabilmek için Almanya’ya akrabalarının yanına gidiyor ve onların evinin salonundaki kanepede kalarak geçiriyor günlerini.</p>

<p>Bahattin ağabeyi o zaman hayatta olduğu için Almanya’daki arkadaşlarını arayarak Kenan’ı oradaki takımlarla, yarışçılarla tanıştırmalarını rica ediyor. Bu süreçte ağabeyinin asla vazgeçmediğini özellikle vurgulayarak, bir gün Almanya’da bir yarış takımıyla tanıştırılma anısını şöyle anlatıyor, <strong>“Akrabam beni oradaki bir takıma ‘Türkiye’nin en hızlı motor yarışçısı olarak tanıttı. Bir imkân verin” dedi. Adam kahkaha atınca ne söylediğini sordum. ‘Türkiye’de motor yarışçılığı mı var ki? Gitsin amatörde yarışsın’ diyerek alay etmiş meğer. Burada sizin şansınız yok deyip gönderdiler bizi. Ben de iyice yarışçılığı değil de Almanya’da motorculuk yapmayı düşünmeye başlamıştım. Ama ağabeyim yine pes etmedi ve Almanya’nın 2. Lig’inde Amatör Kupa’sını buldular. Fakat orada yarışmak için 12 bin euro istediler. O parayı veren herkes o kupada yarışabiliyordu. Ağabeyim o parayı ayarlayabileceğini söyledi. Ama parayı denkleştiremediğimiz için taksitlendirmiştik. 2 bin euro önden verdik. Ve yarışlara girmeye başladım ama hayallerimin çok altında bir yerdi. İlk pistte 32’inci oldum. O insanlarla yarışamayacağımızı anladım ama 2 bin euro nasılsa verildi diye karşılığında birkaç yarışa daha çıkıp öyle bırakmak istedim. Artık dükkân işletmekten de vazgeçtim. Gurbette sığıntı gibi akraba evinin salonunda kanepede yaşamak, ev tutacak para olmaması, olsa bile vizen olmaması çok zordu. Türkiye’ye dönmek istedim. Bir yarışa daha girip Türkiye’ye dönecektim. Ama yarışı 3’üncü bitirdim. Almanya gibi bir ülkede Amatör Lig bile olsa podyuma çıkmak hoşuma gitti.”</strong></p>

<p>Bu yarışta 3’üncülük almasının bir yandan kendisini ilgi odağı haline getirdiğini ama diğer yandan da protesto edildiğini söylüyor. Nedeni ise bir önceki yarışlarda 32. sıralarda olan bir yarışçının bir anda 3’üncülüğe yükseleceğine ihtimal verilmemesiymiş. Motorunu bile açmışlar bu yüzden ve incelemeye almışlar. O kadar ihtimal vermemişler yani başaracağına. Ancak motorunun tertemiz olduğu, oynanmadığı, standart bir motor olduğu, hatta eski lastikle yarışa çıktığı anlaşılınca bu kez de “O zaman olağanüstü yetenekli” deyip konuşulmaya başlamış. Almanya’da konuşulmaya başlaması bütün hesaplarını değiştiriyor Kenan Sofuoğlu’nun. Fakat o sıralarda gündem olmasına sebep olan ve unutamadığını söylediği bir röportajdan da bahsediyor. <strong>“Şampiyon pilot 39 yaşında son 3 yılın Almanya şampiyonuydu. O akşamki röportajında ona ‘Son 3 yıldır ilk defa son yarışa kaldınız şampiyonada. Normalde 3 yarış kala şampiyonluğunuzu ilan ediyordunuz. Şampiyonaya ilk defa gelen amatör bir pilotla şampiyonluk mücadelesine girdiğiniz halde şampiyonluğunuzu ilan etmediniz. Şampiyonluk yarın belli olacak ne söylemek istersiniz?’ diye sordular. O da ‘Eğer yarın ben kazanırsam ekstra sevinmeyeceğim. Ama Türk kazanırsa sevineceğim. Çünkü o çocuk ilk defa geldi buraya. Ben en iyi takımda yarışıyorum, o ise ilk senesinde. Bende yılların tecrübesi var, o hayatında ilk defa böyle bir motora oturdu, bilmediği pistlere çıktı ve beni bu kadar zorladı. Şampiyonluğu hak eden aslında o’ dedi” </strong>ifadeleriyle o röportajın adeta hayatına yön veren olaylardan biri olduğunu belirtiyor. Çünkü bir şampiyonun rakibini takdir ve takdis etmesi oldukça önemli bir olay. Almanya şampiyonunun bu sözleri üzerine Yamaha takımı, Kenan Sofuoğlu’nu araştırmaya başlıyor ve tabiri caizse Almanya defterini kapatıp Avrupa defterini açıyor onun için. Kendi takım pilotlarının yanında deneyip, Dünya Şampiyonasına yakın dereceler çıkardığını görünce de Avrupa Şampiyonasına alıyorlar onu. Ardından da Dünya Şampiyonluğunu elde ediyor Kenan Sofuoğlu. Ve <strong>Türkiye’nin motor sporları alanındaki ilk dünya şampiyonu olarak ülkesi için tarih yazıyor adeta. Tabii bu şampiyonluk tek seferle de kalmıyor ve tam 5 kez Dünya Şampiyonluğu kazanarak ülkesine defalarca bu gururu yaşatmayı başarıyor. </strong>Almanya’nın şampiyon pilotunun kendisi hakkında dile getirdiği bu düşüncelerini hiç unutmadığını söylüyor. İnsanların rakiplerini kıskandıkları, ayaklarını kaydırmak istedikleri böyle bir çağda, bu hareket ayakta alkışlanacak bir tavır gerçekten. Ve o, bütün bu başarılarının altında imzası olan Bahattin ağabeyini kaybettiğinde, bir aile bireyinden çok daha fazlasını, idealinde, hedefinde her zaman desteğini hissettiği bir yoldaşını da kaybetmiş oluyor ki, bunun tarifini yapacak kelime yoktur hiçbir lügatte.  </p>

<p><strong>Yaşadığı ağır kayıplara rağmen yarış pistlerini bırakmayan avangart sporcu Kenan Sofuoğlu, toplumun ona biçtiği ve olmasını beklediği “motor tamirciliği” rolünü ezip geçerek Türkiye’nin motor sporlarındaki ilk gururu, ilk dünya şampiyonu olmayı başarıyor. Hatta bir şampiyonlukla da kalmaz. Motor sporları anlamında Türkiye’ye Avrupa ve dünya kapılarını açan ve bu anlamda gururumuz Kenan Sofuoğlu, 8-10 yaşlarında eğitmeye başladığı milli sporculara da hocalık yapıyor. </strong>Yol açan, gidilmemiş yollardan giderek efsaneleşen Sofuoğlu, bir zamanlar antrenman yapacak pist bulamadığı için kendi göbeğini kendisi keserek memleketi Sakarya’ya özel yarış pisti olan<strong> KNN54 Riders’ı </strong>yaptırıyor ve orada<strong> dünyanın en prestijli motor yarışları için “efsaneleşen” dünya şampiyonlarını yetiştiriyor. </strong>Tam bir <strong>yetenek avcısı</strong> aslında o. Yıllarca takip ederek yeteneğini keşfettiği çocuk yaşlardaki sporcuları himayesine alarak, onları hem pistte hem de sosyal hayatlarında eğiterek dünya şampiyonluğuna hazırlıyor. En küçük öğrencisi ise bir buçuk yaşından bu yana kullanmadığı motorlu araç kalmayan 5 yaşındaki oğlu Zayn. O da bu küçük yaşına rağmen kendi kategorilerinde iki tekerli ve dört tekerlide şampiyonluklar almaya başladı bile.</p>

<p><img alt="" src="https://www.marasnews.com/images/knn54-riders-superbikes-red-bull-banner.jpg" style="width: 650px; height: 289px;" /></p>

<p>Motosiklet şampiyonluğunda ülkesi için bir marka olan Kenan Sofuoğlu, kendisini adadığı motora “ölüm aracı” olarak bakılmasının nedenini Türkiye’de motor sporunun çok bilinmediğine bağlıyor. Halbuki art arda yaşadığı kayıplarla, ölümün her an her yerde insanı bulabileceği fikri öyle bir işlemiş ki hücrelerine, tıpkı yarış pistlerindeki Kenan gibi o yolda da cesurca yürüyor hiç korkmadan. İki ağabeyinden sonra 55 yaşındaki babasını da kanserden kaybeden ve ailesini genişletmek isterken bir de 5 aylık bebeği Hamza’yı kaybederek evlat acısını yaşayan Kenan, imtihanların en ağırlarıyla sınanıyor. Çocuğunun hastalığı sırasında eşiyle kan uyuşmazlıkları olduğunu öğrenen çifte doktorlar “çocuk sahibi olmamaları” konusunda ciddi uyarılarda bulunuyorlar. Çünkü doğacak her çocuğun yüzde 25 oranında hasta olma olasılığı vardır. Hayatın bu sınavında da milli sporcuya en büyük destek Hollandalı eşi <strong>Julia</strong>’dan geliyor ve bütün riskleri göze alarak anne-baba olmak istiyorlar. Yürekleri ağızlarında evlat bekleyen çiftin Hamza’dan sonra sağlıklı dört evlatları daha oluyor. <strong>“Hayatta birçok acıyı tattım ama öte yandan da Allah çok güzel şeyler de nasip etti. Türkiye’de yetişen bütün motor sporlarındaki sporcuların ağabeyi, hocası, öğretmeni, menajeri olmayı nasip etti”</strong> diyor. Acının kıyısından köşesinden değil tam tamına içinden geçen bir insanın bu kadar cesur oluşunu da yadırgamamak ve şaşırmamak gerekir diye düşünüyorum. O yüzden şairin <strong>“Kaderin üstünde bir kader vardır”</strong> dediği gibi, o da hiçbir zaman motordan korkmadığının altını çizerek, <strong>“Her zaman tedbir bizden, takdir Allah’tan diyerek motora bindik”</strong> diyor.      </p>

<p>Kendisi gibi gözüpek, çok küçük yaşlarından itibaren motorla adeta dans eden ve “Tek Teker Arif” lakabıyla bilinen babası gibi motorla akrobasi hareketleri yaparak yürekleri ağızlara getiren birisi daha var onun hayatında. <strong>Küçücük yaşında motorla akrobasi yaparken kameralara “Hedefim Kenan Sofuoğlu gibi olmak. Pistlerde yarışıp şampiyon olmak” diyen birisi.</strong> Bu röportajından sonra Kenan Sofuoğlu’yla tanışan, 10 yaşından beri ilgilendiği, 14 yaşına geldiğinde ise tamamen kendi himayesine aldığı sporcularından biri olan <strong>2021 ve 2024 Dünya Superbike Şampiyonu Toprak Razgatlıoğlu</strong>’ndan bahsediyorum. Onunla yollarının nasıl kesiştiğini şöyle anlatıyor Kenan Sofuoğlu, <strong>“Toprak yetenekli bir çocuktu. Türkiye şampiyonalarında yarışıyordu. 2014 yılında Toprak’ın babası ‘Biz artık gidemiyoruz. Bu çocuğa sahip çık’ dedi. Ben de ‘Eğer onu her şeyiyle teslim edersen ilgileneceğim’ dedim. ‘Söz. Eti senin kemiği benim’ dedi. Bir ay sonra kendi takımımla Fransa yarışına giderken onu da yanımda götürdüm. Toprak o hafta Fransa’da, Avrupa Şampiyonası’nda yarışı kazandı ve birinci oldu. O yarışta Toprak kendini ispatladığı halde İtalyan takımı sporcularla anlaşmalarını tamamladığını ve Toprak’ı alamayacağını söyledi</strong>” diyor. Kenan Sofuoğlu bunun üzerine kendi anlaşma fiyatından düşürüp Toprak’ı takıma 3’üncü pilot olarak aldırtıp, onun için ayrı bir takım kurdurtuyor. Böyle bir anlaşma sayesinde Toprak Razgatlıoğlu’nun Avrupa Şampiyonasına başladığını belirtiyor. <strong>Bir hocanın, inandığı bir sporcusu için olmayacak, daha doğrusu oldurtmak istenilmeyen bir işi kendi anlaşma fiyatından düşürerek olur hâle getirmesi ne müthiş bir şey öyle değil mi? Bu normal bir sporcu eğitiminden çok farklı, çok özel bir durum aslında. Bu bir adanmışlık, bu bir insanlık. İnandığı bir insana sahip çıkmışlık…</strong></p>

<p>Kenan Sofuoğlu’nun mesleğiyle yani kendisini adadığı motor sporuyla ilgili bazı şeylerde geç kalmışlığından sanırım, şimdi çocuk yaştaki yetenekli sporculara kol kanat gerişi. <strong>“Ben 18 yaşında başladım bu işe. Aslında 18 yaşı bu işe başlamak için emeklilik yaşı öyle söyleyebilirim. Olacak iş değil yani.</strong> Bu işe 5-6 yaşlarında başlanması gerekir ve çok iyi bir eğitimle birlikte artık 13-14 yaşlarında Avrupa arenası, 15-16 yaşlarında ise Dünya şampiyonalarında yarış kazanan bir pilot haline gelinir. 18 yaşında ise dünya şampiyonu olunur. Ama ben 18 yaşında başlayabildim. Çünkü biz böyle yetiştirilmemiştik. <strong>Biz motor tamircisi olarak yetiştiriliyorduk.</strong> Popülarite olarak MotoCP benim yarıştığım kategoriden daha üstün bir yerde. <strong>Ben MotoCP’ye gidemedim geç başlayabildiğim için ama MotoCP için sporcu yetiştiriyorum”</strong> diyor Sofuoğlu ve çocuk yaşlarda yanına aldığı sporculara sadece pistte değil sosyal hayatta da mihmandarlık yapıyor. Yarış ile sosyal hayatı birbirinden ayrı düşünmüyor. Ona göre yaşamda her ne yapılırsa yapılsın hepsi bir bütün. Yani özel hayattaki karakterli duruş, sporda ve yarışta da geçerli onun için. Düsturu her anlamda <strong>“karakterli sporcu” </strong>yetiştirmek.</p>

<p>Karakterli bir sporcu yetiştirmenin de temelinde karakterli bir sporcu olmak var elbette. <strong>“Küpün içinde ne varsa dışına o sızar”</strong> diyor ya Mevlâna, işte bir kaptanın da şiarı neyse sporcularına yansıyan odur diye düşünüyorum. Kalite, kaliteyi yansıtır. Kenan Sofuoğlu’nun hiçbir platformda çekinmeden Toprak ile ilgili söylediği önemli bir şey var. O da aslında Toprak’ı da kendisi gibi bir SuperSport yarışçısı olarak aynı kategoride yetiştirmek istediği ancak sonrasında daha prestijli bir kategori olduğu için Superbike için kolları sıvadığı gerçeği. <strong>“Toprak ile ilgili en doğru hareketi yaptım”</strong> dediği o karar sürecini şöyle anlatıyor Sofuoğlu, <strong>“Benim Superbike’a gidemememdeki en büyük sıkıntı 600 cc’lik motorlara çok fazla binmemdi. Superbike’ı süremedim. Çünkü Superbike 1000 cc’lik. Biz de Toprak’ı 1000 cc’lik Superbike Avrupa Şampiyonası’nda yetiştirdik. Toprak önce istemedi. Çünkü 1000 cc gerçekten çok zor, alışması oldukça güç. İki sene gerçekten süründü diyebilirim. Ardından Toprak’ın çok yetenekli olduğunu ve yatırım yapılması gereken bir sporcu olduğunu söyleyerek Bakanlık’a rica ettim ve bütçe ayrılarak sahip çıkıldı. 4 yıllık bir eğitimin ardından Toprak, 2021 yılında Dünya Superbike Şampiyonu oldu. Şampiyon olduğunda bana, ‘Ağabey! Beni yıllar önce 1000 cc’lik motora oturttuğunda içimden sana çok kızmıştım. Bana ne yaptığını şimdi çok iyi anlıyorum’ dedi. Çünkü Toprak böyle olunca tarih yazdı ve daha değerli bir pilot oldu. Çünkü Superbike daha büyük bir şampiyona.”</strong></p>

<p>Toprak Razgatlıoğlu da Superbike’a başlama mevzusunu anlatırken en büyük hayalinin, Kenan Sofuoğlu’nun yarıştığı dönemde onunla takım arkadaşlığı yapmak olduğunun altını özellikle çiziyor. <strong>“Ama Kenan ağabey farklı bir yol çizdi bana. Superbike serüveni öyle başladı” </strong>diyen Razgatlıoğlu, <strong>“ ‘Seni Superbike Dünya Şampiyonu yapmak istiyorum. Zaten 600 cc’de ben şampiyon oldum. Tekrar orada bir yol izlemenin anlamı yok’ dedi. İçimden geçen Kenan ağabeyin takım arkadaşı olmaktı ama ‘Tamam’ dedim. İyi ki o zamanlar karşı çıkmamışım. Şimdi dünya şampiyonu olduk. Birçok ülke bizden bahsediyor. Kenan ağabeyin hakkını yemek istemiyorum. Aile bir yere kadar getiriyor ama bir yerden sonra birinin elinizden tutması gerekiyor. Orada da Kenan ağabey vardı. Eğer o elimden tutmasaydı bu durumda olmazdım. Ağabeyimle Alanya’daki dükkânımızı işletecektik”</strong> ifadelerini kullanıyor.</p>

<p>Aralarındaki “Superbike” konusunda yaşanan bu atmosfer, çok enteresan bir başka kapı açıyor. Enteresan diyorum çünkü Razgatlıoğlu’nun Sofuoğlu’na olan bu güveni, onun tek bir sözüyle motosiklet alanında başarısı olmamış BMW markasıyla anlaşmasına sebep oluyor. Nedeni ise tarih yazmak. Evet doğru duydunuz. Efsaneleşmek için kimsenin tercih etmediği yoldan gitmek gerekiyor çünkü. Hani bir söz var ya, <strong>“Başkasının izinden yürüyen iz bırakamaz”</strong> diye. Aynen öyle işte. Razgatlıoğlu, BMW ile anlaşma sürecinden, <strong>“BMW’nin bugüne kadar motosiklette hiçbir başarısı yoktu. Bizimle beraber tarih yazmaya başladı. </strong>Yamaha’dan ayrılma kararı almıştık. Anlaşma imzalayacağımız iki firma vardı. Kawasaki bizi çok istemişti. <strong>Ama Kawasaki 6 kez üst üste şampiyon olmuş bir marka. Orada şampiyonluğumun bir özelliği olmayacaktı. Fakat BMW başarıya aç bir markaydı. O yüzden kazanınca insanlar bir ağlayıp bir gülmüşlerdi. Bu çok önemli.</strong> Yamaha mesela 11-12 sene önce en son dünya şampiyonu olmuştu. Bizimle birlikte yeniden dünya şampiyonu oldu. Orada yeni insanlarla şampiyon olmak bambaşka bir şey. BMW teklif sunduğunda çok riskli bir karar olduğunu biliyorduk. Ama Kenan ağabey, <strong>‘Eğer BMW’yi şampiyon yapabilirsek, bu seni isim olarak çok farklı bir seviyeye taşıyacak. Ve burada efsane olacaksın. Ama bunun kararını vermek sana ait. Bunu sen de istiyorsan yeni serüvene yelken açacağız’</strong> dedi. Ben de <strong>‘Ağabey sen bana inanıyorsan ben hazırım’</strong> dedim. O da <strong>‘Sen yaparsın’</strong> dedi. <strong>Eğer Kenan ağabey ‘Bilemiyorum’ deseydi o işe girmezdim. Ama iyi ki girmişiz. Kimsenin inanmadığı, güvenmediği bir marka idi BMW. Yamaha’dan ayrılırken ‘Sen deli misin? Kariyerini bitireceksin BMW ile. Kim gidiyorsa motorla düşüyor’ dediler. İlk yarışımız istediğimiz gibi geçmemişti ama ikinci yarışla ve bugüne kadar dünya şampiyonasında birinci olamadığım bir pistte birinciliğimi aldım BMW ile. Çünkü BMW düzlükte çok hızlı bir motor. İtalya’da birincilik aldığımız yarış bizim için çok özeldi. 3 yarışı da birinci bitirmiştik. Herkes şaşırmıştı. Şaşkınlıktan motosikletlerini geliştirmeye başladılar. Çünkü kimse böyle bir başarı beklemiyordu BMW’den ve benden” </strong>sözleriyle bahsediyor. Sonuç mu? Kenan ağabeyinin dediği gibi oldu. Kimsenin inanmadığı bir markayla ikinci Dünya Şampiyonluğunu kazandı ve 2024 Dünya Superbike Şampiyonu oldu. Böyle bir inanmışlığa, böyle bir çabaya ve böyle bir azme saygı duymamak elde değil. </p>

<p><img alt="" src="https://www.marasnews.com/images/WhatsApp%20Image%202024-10-21%20at%2000_42_01.jpeg" style="width: 650px; height: 1054px;" /></p>

<p>Aslında burada önyargıları da kırıyor Toprak Razgatlıoğlu. Başarıda, kişinin teknikten öte bir şey olduğunu gözler önüne seriyor somut bir şekilde. Ve tabii başarının içinde bulunulan ortamla da mutlak alakasını. BMW’de şampiyon olabilmek için teknik detaylar kısmında da firmayla paslaştıklarını belirtiyor ve <strong>“İlk önce koltuk projesi istedim onlardan. Çünkü motorun koltuğu çok yüksekti. Daha sonra motorun eksiklerini sürdükçe düzeltebiliyorum. Elektronik kısmında çok düzensizlik vardı. Motor frenini ve şase kısmını da geliştirdik. Daha geliştireceğimiz çok şey var. Ben BMW’yi, BMW de beni popülerlik noktasında çok farklı noktalara getirdik. Bu benim de hayallerimin ötesinde bir şeydi. Herkes beni bir Superbike efsanesi olarak gösteriyor”</strong> diyerek en prestijli motosiklet yarışı olan MotoCP’ye geçmenin de vaktinin geldiğini söylüyor. Toprak’a göre Kenan Sofuoğlu sadece bir hoca ya da bir menajer değil. “<strong>Hem hayatımı düzenlemeye hem de para kazandırmaya çalışan inanılmaz bir ağabey. Benim için en iyisini yapmaya çalışıyor. ‘Hayatımda yaptığım hataları size yaptırmayacağım’ diyor bize. Her zaman sözünü dinlemiş biriyim. Hayat dersleri olarak da aynı şekilde. Çok imkân sağladı bizler için. Elinden gelenin fazlasını yaptı. Benim en büyük örnek aldığım kişidir. Sadece sporcu kimliği olarak değil karakteri ve insanlığı olarak da çok şey öğrendim. O artık benim tamamen ağabeyim. Ona karşı düşüncelerim hiçbir zaman değişmeyecek”</strong> diyor onun için.</p>

<p>Keza, sporcularından Türkiye’yi temsil eden Milli Motosikletçi Deniz Öncü de Sofuoğlu için farklı bir şey düşünmüyor. <strong>“Kenan ağabeyim çok enteresan bir insandır. Bazı şeyleri bana ters geliyor gibi olur ama üzerinden zaman geçince anlayabiliyorum verdiği kararların nedenlerini ve nasıl bir yol çizdiğini” </strong>diyen Öncü,<strong> “O, bu yollardan geçmiş bir insan olarak her şeyi bildiği için ileriye dönük planları benim adıma en iyisini yapabilir. Birkaç kez böyle olduktan sonra çok iyi anlamaya başladım ve o bir şey söylediği zaman asla sorgulamam, yaparım. O benim için sadece bir menajer değil. Benim hocam, yol gösterenim, ailemizin babası, ağabeyi gibi bir şey. Benim için her şey demek” </strong>sözleriyle, onun hayatında birçok role sahip olduğunu belirtiyor. </p>

<p><strong>8-9 yaşlarındayken Kenan Sofuoğlu’nun himayesi altına girerek Milli Sporcu olan Can Öncü de 15 yaşında motosiklet tarihine adını yazdırmış bir motosiklet yarışçısı. 2018 Moto3 Dünya Şampiyonası’nın son yarışını kazanan pilot, 15 yaşındaki ilk yarışında zafere ulaşarak en genç Grand Prix kazanan sporcu olarak motosiklet tarihine geçti. Üstelik yarışa 4’üncü sıradan başlamasına rağmen.</strong> Yarışa gerilerde de başlamış olsalar tur içerisinde kontrolü ellerine alabilen yarışçılar yetiştiriyor Kenan Sofuoğlu. Zira <strong>5 yaşındaki oğlu Zayn de Uşak’ta düzenlenen Türkiye Supermoto Şampiyonası 3. Ayak 2. Yarışında, mücadeleye sonuncu başlayıp birinci bitirmişti. Çünkü babası, ilk virajda oğlunu durdurup rakiplerinin geçmesini bekledikten sonra onu tekrar piste göndererek yarışa dahil etmişti. Henüz küçük yaşlarda pistteki mücadeleyi, atakları ve kazanma azmini aşılıyor onlara besbelli.</strong> Takdir etmemek mümkün değil. Nitekim aynı kaptanın öğrencisi olan Can Öncü’den de benzer performans beklenirdi, ki motor sporları tarihine geçti adı. 4’üncü sırada değil belki son sırada dahi başlasa birinci olabilirdi. Kim bilir? Çünkü aynı yarışın ikincisi de “Bir Kenan Sofuoğlu Öğrencisi” olan ve şampiyonun ikiz kardeşi Deniz Öncü. Can Öncü bu tarihi başarıyı elde ettiğinde ikiz sporcuları <strong>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan</strong>’a takdim ederken Can için <strong>“Bu, dünya motosiklet tarihinin en büyük başarısı. Bunu ben bile başaramadım”</strong> diyor Kenan Sofuoğlu. Şimdi biz bir hocanın sporcuları için bu ifadeleri kullanacak kadar kibirsiz oluşunu mu takdir edelim, yoksa her iki kardeşi de uluslararası bir arenada ilk iki dereceyi alabilecek düzeyde güçlü yetiştirmiş olmasını mı?</p>

<p><strong>“Sporcularımın hepsi benden iyi. Yetenek olarak, eğitim olarak, yetiştirilme tarzı olarak çok daha iyiler”</strong> diyen bir karakter Kenan Sofuoğlu. Düşünüyorum da 5 Dünya Şampiyonluğu ve sayısız kupalar alan ve de sadece 5 şampiyonluk ödülünü saklayıp diğer ödüllerini hayranlarına dağıtan birisi olarak, kendini de kendisi gibi biri yetiştirmiş, himayesine almış olsaydı, küçük yaşlarda Avrupa ve Dünya arenasına çıkmak, oralarda tanınabilmek için mücadele vermek yerine sadece pistlerde mücadele vermiş olsaydı daha kaç şampiyonluk alırdı bilemiyorum. Sırf yarışabilmek için fırsat oluşturma mücadelesiyle geçen zaman ona Superbike ve MotoCP yollarını kapatmış olsa da şimdi o, sporcularını küçük yaşlarda en yüksek zirveler için eğitiyor. Çünkü motor kullanımında yaşın önemli olduğunu vurguluyor her fırsatta. Kullanımına alışılmamış motorlarda başarı da sağlanamayacağını çok iyi biliyor. O yüzden öğrencilerinin kendisiyle gurur duyduğu gibi, o da sporcularıyla gururlanarak 15 yaşında tarihe geçen sporcusu için, <strong>“Tarihte ne Valentino Rossi’ler geldi, Michael Doohan’lar, Casey Stoner’ler, Marc Marquez’ler… Hiçbirinin yapamadığını benim yetiştirdiğim çocuk yaptı. Can Öncü yaptı”</strong> diyebiliyor.</p>

<p><strong>“Türkiye olarak çok şanslıyız. Kenan Sofuoğlu gibi bir ağabeyimiz, bir önderimiz var. Onun sayesinde buralara geldik” </strong>diyor Can Öncü de hocası için. Kendisi nasıl sporcularını seviyorsa, onlar da kendisini öyle seviyor, sayıyor hiç kuşkusuz. <strong>“O olmasaydı belki de evde bilgisayar oyunu oynuyor olurduk. Kimse bilemez. Onun sayesinde inanılmaz yerlere geldik. Şu anda dünya şampiyonasında yarışıyorsak onun sayesinde. Onun yaptırdığı antrenmanların ne kadar işe yaradığını yarışlarda daha iyi anlıyoruz” </strong>sözleriyle en başından beri onun öğrencisi olmanın çok güzel bir şey olduğunu belirtiyor gururlanarak.</p>

<p>2008 yılında kendisi antrenman yapmak için açtığı KNN54 Riders Kenan Sofuoğlu Pisti’ni ticari amaçla kullanmıyor. <strong>“Orayı ticarethaneye çevirsem çok para kazanırım ama ben motor sporlarını para için yapmıyorum”</strong> diyor ve Türkiye Şampiyonlarında takip ettiği kabiliyetli sporcuları bünyelerine kattıklarını belirterek, <strong>“Zaman içinde ben piste artık Türkiye’nin en yetenekli çocuklarını almaya başladım. Şampiyonalarda gördüğüm yetenekli çocukları gördüğüm zaman ailesinden müsaade alıp onu bana bırakmalarını istiyorum. Para karşılığında da yapmıyorum bu işi. Her şeylerini kendim karşılıyorum. Sakarya’da ev tutuyorum, hayatlarını da geçindiriyorum. Burası bu işe sevdalı birinin çocukların gelişime destek olmak için kurmuş olduğu bir yer. Ben yatırım yaptığım sürücülerin inandığım kişiler olmasına dikkat ediyorum”</strong> diyor ve kurduğu ekibin ticari kaygıları olan bir ekip olmadığını söylüyor.   </p>

<p>Kenan Sofuoğlu’nun ağzından dökülen ifadeler ‘Yetiştirdiğim sporcu beni geçecek’ kibri taşımadan “karakterli sporcu” nasıl olurmuş göstermiyor mu gerçekten? Çünkü o kadar çok öğrencisinin kendisini geçmesinden korkan, çekinen eğitimciler var ki. Bu söylediğim şeyi “Olur mu canım öyle şey?” diye yadırgayanlar olacaktır. Ama gerçekleri değiştirmiyor maalesef bu. Keşke değiştirse. Değiştirse de, o tarz hocalar kendisinden daha yetenekli öğrencilerin yetiştiğinden memnuniyet duysa, yolunu açsa, tıkamasa, egosuna yenik düşmese. Zira ancak o zaman yükseliriz ülke ve millet olarak. Aksi halde yerimizde saymayı geçtim, geriye bile gideriz. Gidiyoruz da zaten. Millet uzaya çıkarken hem de. Kenan Sofuoğlu gibi eğitmenlerin, onu da geçtim sadece insan olarak bu tarz insanların sayısının az ve hayatın birçok yerinde olmaması yüzünden geriye gidiyoruz birçok noktada. Onu <strong>“yetenek avcılığı”</strong> ve kibirden uzaklaşıp çevresindeki yetenekleri de bünyesine katıp onlarla birlikte daha büyük işlere imza atıp, sonra birlikte daha da yükselme noktasında <strong>Elon Musk</strong>’a benzetiyorum desem yalan olmaz. Birkaç yıl önce <strong>“Başarıda ‘Elon Musk’ Modeli”</strong> başlıklı yazımızda onun da fuarlar ve konferanslarda <strong>SpaceX </strong>yetenek avcılarının ilginç adayları polisiye bir roman gibi takip ve tespit ettiklerinden bahsetmiştik. Hatta Stanford’da öğrenci olduğu yıllarda Musk’tan bizzat iş teklifi telefonu alan <strong>Michael Colonno</strong>’nun, <strong>“Bunun bir şaka olduğunu düşünmüştüm. Onun roket şirketi olduğuna bir an olsun inanmamıştım”</strong> dediğini anlatmıştık. Ve bunun gibi birçok örnekleri kaleme almıştık yazıda. Hani Kenan Sofuoğlu, Avrupa ve dünya şampiyonasına gitmek konusunda yaşadığı sıkıntıları anlatırken, <strong>motor sporları konusunda oralara giden bir Türk olmadığını, Avrupa ve dünya şampiyonasına gitmenin o dönemde uzayı keşfetmek gibi bir şey olduğunu söylüyordu ya… O dikenli, ayak basılmamış yollardan ayakları kanaya kanaya geçerek 5 kez dünya şampiyonu olan birisi kendi alanının uzayını keşfetmiş sayılmaz mı gerçekten?</strong> Hayranlarına dağıttığı kupalarını hiç saymıyorum bile. İşe sadece bir bilgisayar yazılımcısı olarak başlayan ve uzay hakkında aslında hiçbir fikri olmadığı halde kendisine bir hedef koyarak o minvalde insanları bünyesine katan ve hatta kibir bile yapmadan onlardan iş öğrenerek uzayı onlarla birlikte keşfeden, onlarla birlikte daha da büyüyen Elon Musk gibi Sofuoğlu da bir yol açtı yıllar önce kendisine, daha sonra da arkasından gelen sporcularına. Üstelik işi bilen bir şampiyonun bir önder olarak yol açması o kadar kıymetli ki. Türkiye’den motor sporları için dünya şampiyonasına bir zamanlar hiçbir yol yokken, şimdi kendisiyle birlikte tam beş milli sporcunun dünya arenasında olması uzayı keşfetmiş olmaktan farksız mı dersiniz? Bu başarı hangi kelimelerle ifade edilebilir ki?</p>

<p>Sporcularına teknik destekten çok daha fazlasını veriyor Kenan Sofuoğlu. Bir zamanlar Almanya’da kendisine kahkahayla gülüp, “Türkiye’de motor yarışçılığı mı var ki? Gitsin amatörde yarışsın” diyenlerin, kendisini caydırmaya çalışanların aksine başarılı sporculara sahip çıkıyor, şans veriyor, fırsatlar oluşturup maddi ve manevi destekten zerre miktarı kaçmıyor. Çünkü motor sporlarına inanmış bir adam o. Zaten kendisi de <strong>“Ben onlara bir yerden sonra motor sürmeyle alakalı değil de fiziksel ve kafa yapısı olarak onları rahatlatacak konularda destek oluyorum. Çünkü istediğin kadar iyi ol, istediğin kadar yetenekli ol, eğer etrafında negatif insanlar varsa ya da pozitif enerji verecek birisi yoksa, insanı o bitirir. Ben bunu yaşıyordum yarış kariyerimde. Bir yarışçıya ne söylemen gerektiğini çok iyi bilmen gerekiyor. O konuda tecrübem var ve onlara ağabeylik yaptığıma inanıyorum. Gittiğim yarışlarda ya da gidemediğim yarışlarda telefonla görüşerek onların eksiklerini değil de iyi yanlarını ya da yapabileceklerini anlatmaya çalışıyorum. Onlardaki potansiyeli çıkarmak için elimden geleni yapıyorum”</strong> diyor. </p>

<p>Onun bu sözleri, rahmetli büyük ağabeyinin ismini taşıyan kuzeninin oğlu, kendisinin de sporcusu olan Milli Motosikletçi Bahattin Sofuoğlu’nun verdiği bir röportajdaki pistleri bıraktığı bir zamanda <strong>“Hayatımın dönüm noktasıydı”</strong> dediği olayı hatırlatıyor bize. 2019 sezonunun kendisi için çok zorlu bir dönem olduğundan bahsediyor röportajda ve süreci,<strong> “Açıkçası yarışçılığı bırakmıştım. Yine de bir kenarda duruyordu ama okuluma yönelmiştim. Birgün kursa giderken Kenan ağabeyim aradı ve ‘Piste gel’ dedi. Hiç kursa gidiyorum bile demeden piste gittim. Onunla birlikte antrenman yaptık ve bana ‘Ziyan olmanı istemiyorum’ diyerek Yamaha Türkiye’yi aradı. Yurtdışına gittik ve orada pist rekorunu kırdım. Böylece yarışlara geri dönmüş oldum”</strong> diye anlatıyor. Ayrıca kaskın içinde sevinçten ağladığı o ilk zaferini alış hikayesindeki Kenan Sofuoğlu dokunuşunu da <strong>“Yarışa 6’ıncı başlamıştım. Starttayken Kenan ağabeyim bana ‘Baban izliyor’ dedi. Onu söyledikten sonra bana bir güç geldi sanki. İspanya’daydık. Daha önce o kategoride bir zaferim yoktu. Yarışın sonuna kadar birisi beni her geçtiğinde atak yaptım. En önde gitmeye çalıştım. Aslında ilk 3’e girmeye ihtiyacım vardı. Ama zirveye oynayınca yarışı kazandık” </strong>sözleriyle aktarıyor milli sporcu. Hani bir kaptanın sporcusuna ne söylemesi gerektiğini iyi bilmesinin önemine değinmişti ya Kenan Sofuoğlu. İşte öyle bir şey diye düşünüyorum bu olay da. Bunun sayısız örnekleri yaşanıyordur KNN54 Riders pistinde ve beraber vakit geçirdikleri şampiyonluk karşılaşmaları dahil her yerde. Bunlar sadece bizim karşımıza çıkan nadir bilgiler.</p>

<p><strong>“Başarıya ulaşan kişiler her gün pes edip, amacına ulaşamayıp ertesi gün tekrar deneyen kişilerdir”</strong> diyor Kenan Sofuoğlu. Bir atasözü gibi yaşamın içinden kopup gelen, bizzat kendisi tarafından tecrübe edilmiş bir söz aslına bakarsanız. Sporcularına pes ettirmediği gibi kendisi de asla pes etmeyen bir azim abidesi o. Pistte yalnızken bile kendi kendisine dereceler belirleyip ona ulaşmaya çalıştığını ifade ederek, <strong>“Pistte yalnız antrenmanlar yapıyor, kendime derece koyuyorum. Günlerce o derece için uğraşıyorum. Yapamayınca eve gittiğimde moralim yıkık oluyor. Hâlbuki dereceyi yaparsam ne para ne de şampiyonluk kazanacağım. Üstelik benden başka kimsenin de haberi yok bundan. Yapamayınca pes ediyorum. Ama yine de sabah olmasını bekliyorum piste gidip yeniden çalışmak için. </strong>Geçenlerde 15 gün boyunca kafama koyduğum bir derece vardı. Ona ulaşmaya çalıştım. 15 gün boyunca gece gidip sabah piste geldim. Sonra kendime dedim ki, ‘Başarıya ulaşanlar işte böyle ulaşacak.’ Hep pes edecekler ama ertesi gün yine deneyecekler. Hayatımda çok pes ettim, bıraktım. Valizimi toplayıp Türkiye’ye döndüm ama bir hafta sonra valizimi toplayıp Avrupa’ya geri gittim. <strong>Anlık pes etmeler güzel bir şey. Daha çok güçlenerek geri dönüyorsun</strong>” sözleriyle pes etmelerin de insan başarısına mutlak katkıları olduğuna işaret ediyor. Şöyle de bir durum var aslında. İnsan olaylara nasıl bakarsa, sonucu da ona göre şekillendiriyor. Ki “pes etmeyi” yılgınlık olarak değerlendiren birisi için anlık pes etmek de işe yaramayacaktır bana göre. Bu ancak içinde mutlak başarı kıvılcımlarını muhafaza edenlere fayda sağlayacaktır kanımca.</p>

<p>Kendisine hedefler, dereceler koyarak ona ulaşmak istemesi, zannetmeyin ki sadece kendi pistinde yaptığı ve sadece kendisinin şahit olduğu bir durum. Asla değil. Keskin zekasıyla <strong>“En riskli hayallerin peşinde koşan bir çılgın”</strong> aynı zamanda o. <strong>Riskli hayalleri sayesinde çok uzun bir süre motosikletle en yüksek hıza geçme rekorunu da kırıyor.</strong> Bu rekorun hikayesini ise şöyle anlatıyor, “2016 yılında yarıştığım markanın bir motosikleti vardı. Bu motosikleti fabrikasyon olarak dünyanın en hızlı motosikleti olarak üretmişler. Çok özel bir motosiklet olduğu için ben de anlaşmamda takımdan bir tane bu motosikletten istedim. Marka da verdi. Motosiklet geldiğinde kullandım ve fabrikasyon üretilen böyle hızlı bir motor görmedim. Direkt 360-370 kilometre hızlara çıkıyordu. Ki yarış motorları 300 kilometre hızlara çıkar. Onların amacı virajlarda hızlı olmaktır. <strong>Kawasaki’ye bu motorla en yüksek hız olarak kaça ulaştıklarını sordum. Onlar da ‘Hayalimiz 400’ü görmek’ dediler. Yarıştığım markaydı ve bunu ben başarmak istedim. Çalışmalara başladım. Kapalı yerler bulup izinler aldım. 2-3 aylık bir çalışmanın ardından motosikleti 400 kilometre hıza çıkarmama birkaç kilometre kalmıştı. Çok yaklaşmıştım. Hatta finalinde de Cumhurbaşkanımıza ulaşıp ‘Müsaade ederseniz Osmangazi Köprüsünün açılışında dünyaya yayalım. Ben burada 400 kilometreye çıkaracağım motosikleti’ dedim. Bir fabrikasyon motosikletle 400 kilometre hıza çıkan kimse yoktu çünkü. </strong>Özel aletlerle falan çıkıyorlar ama fabrikasyon motosiklette yok. <strong>Bu (Osmangazi Köprü denemesi) benim hayatımdaki en riskli hayalimdi.</strong> Çünkü yarışlarda yapmış olduğunuz kazalarda yarış parkurları, pistler hep kazalara uygundur. Kaza yapınca bir dereye, denize, bariyere uçma şansın yok. Bu denememde bir risk vardı gerçekten. Ama hayatımızda her zaman bir risk var. Sadece motorda değil.”   </p>

<p>Kafasına koyduğu hız sınırlarını zorlayan ve Türk Bayrağını sadece evinin önündeki göndere çekişiyle kalmayıp, milli duruşuyla dünyaya karşı da dalgalandıran bir vatansever o. <strong>Osmangazi Köprü açılışında 400 kilometre hıza ulaştığı ve dünyanın en hızlı motosikleti olarak üretildiği söylenilen Kawasaki H2R ile F16 uçağı, Formula1 aracı ve çeşitli hızlardaki spor araçlarla da yarıştırdı üçüncü havalimanı açılışında.</strong> Yabancı yarışçıların da katıldığı bu benzersiz yarışla hem havalimanın açılışını dünyaya duyurmuş hem de markanın iddiasını bir kez daha farklı kategorilerdeki araçlarla yarıştırarak ispatlamış oldu. <strong>Bir de 2022 yılında gerçekleşen 1915 Çanakkale Köprüsü açılışı var tabii. Orada da yine Ferrari’nin yaptığı en hızlı arabası olarak nitelenen SF90 ile Kawasaki H2R’ı yarıştırdı.</strong> Şahsi aracı Ferrari’nin kaptan koltuğuna 2021 Dünya Superbike Şampiyonu Toprak Razgatlıoğlu’nu oturtan, kendisi de H2R’ı kullanan Kenan Sofuoğlu’nun, “Hangisinin geçeceğini uzun zamandır ben de merak ediyordum” dediği yarış, Kawasaki H2R’ın Ferrari’yi geçmesiyle sonuçlandı. Yapılmayanı yapmak, denenmeyeni denemek ve özellikle yapılamaz zannedilen şeylerin “yapılabilir” olduğunu göstermek onun adeta bir ülküsü, yaşam biçimi olmuş.</p>

<p>“KNN54 Riders Ailesi” desem yeridir onlar için. Hepsi de birbirine inanmış tam 5 adamdan oluşan motor tutkunları ailesi. Yakın zamanda bu aileye 11 yaşında Berkay Sarıay isminde minik bir sporcu daha katıldı. Onun için de umutlu olan Kenan Sofuoğlu, <strong>“Berkay’ı himayemize aldık. Artık biz çalıştıracağız. Önümüzdeki yıl itibarıyla Asya Talent Kupası’na niyetimiz var onunla. Hazırlamak için en az 6-7 ay eğitim lazım. Bizimle antrenmanlara çıkacak ve sürekli Toprak’la, Can’la, Deniz’le, Bahattin’le hem çekişmeyi öğrenecek hem de nasıl taktikler yapmak lazım, onları öğrenecek. Yaklaşık 5 yıldır takip ettiğim bir sporcuydu. Gelecek vadediyor”</strong> diyor onun için. Gayet ümitvar.</p>

<p>Aslında bir okul değil orası. Bunu kendisi de birçok platformda dile getiriyor. Sadece kendi seçtiği özel sporcularına eğitim verdiği ve onlara antrenman imkânı sunduğu bir alan. Ve o alana dahil ettiği sporcularıyla arasında bambaşka bir iletişim, bambaşka bir bağ, bambaşka bir inanmışlık var onun. Kudüs şairi olarak anılan Nuri Pakdil, <strong>“İnsanı kalbinden tutamadınız mı, görün, nasıl kayıp gidecek elinizden”</strong> diyor ya, Kenan Sofuoğlu da sporcularının kalbinden çok sıkı tutmuş anladığım kadarıyla. Öyle sıkı tutmuş ki, hepsi <strong>“ağabey”</strong> olarak görüyor onu. <strong>“Ne derse o”</strong> diyorlar. Onlara hem hocalık hem de menajerlik yapan Sofuoğlu, <strong>“Sporcuların menajerleriyle aralarında anlaşma vardır. Bizim anlaşmamız yok. Anlaşma yapmıyorum onlarla. ‘Eğer size faydalı olduğumu düşünmüyorsanız ya da ben bunu hissedersem yolumuz ayrılacak. Ve faydalı değilsem, kariyerlerinde doğru hareket ettirmiyorsam zaten kendim yolları ayırırım. Toprak artık her yere gidebilir, herkes ona kapıları açar ama yine bir şey sorduklarında ‘Kenan ağabeyim bilir. O ne derse odur. O yoksa ben de yokum’ der. Yıllar önce yanıma aldığım Toprak gibi” </strong>diyor ve şöyle devam ediyor, <strong>“Toprak en yüksek seviyeye çıkmış ve artık kendini kanıtlamış bir sporcu. Kenan ağabeyi olmasa da kariyerine devam edebilir. Ona rağmen Toprak o saygıyı hiçbir zaman yitirmedi. Ben Toprak’ın bana ve etrafındaki büyüklerine olan saygısını gördükçe ilgim ve desteğim artıyor. </strong>Zaten bizim pistte çok fazla öğreteceğimiz bir şey kalmadı ona. <strong>Bundan sonra hayatıyla alakalı, kendi yaptığımız yanlışları ona yaptırmamakla gelecekteki kuracağı hayatına yön vermek adına bir ağabeyi olarak devam ediyoruz. </strong>Yapacağı anlaşmalarda beni çok güçlü kılmasından mutlu oluyorum. <strong>Takımlar ona direkt ulaştıklarında ve anlaşmak istediklerinde ‘Kenan ağabeyimin olmadığı hiçbir yerde yokum’ diyor Avrupa’da herkese. Toprak’taki gücü dışardan gören ve onun kıymetini en iyi bilen biri olarak anlaşmalarını en iyi şekilde sağlıyorum. Yapmış olduğu saygının karşılığını en iyi şekilde alıyor.”</strong></p>

<p>Çocuk yaşlarından itibaren eğittiği sporcularının yanı sıra, henüz konuşmayı bile bilmezken bir buçuk yaşından beri direksiyon başına geçerek şimdilerde pistlerin tozunu attıran bir öğrencisi de oğlu Zayn. Şu anda 5 yaşında olan ve Ferrari’den Lamborghini’ye kadar kullanmadığı motorlu araç kalmayan ve o araçlarla babasının pistinde milli sporculara adeta kafa tutan “minik yarışçı” şampiyonluklar almaya başladı bile. İki tekerli ve dört tekerlide Türkiye şampiyonlukları almış bir şampiyon artık o da. Aslında büyük oğlu Mahir için Gokart aracı yaparak spora alıştırmaya çalıştığı sırada başlıyor her şey. Babasının bacağından tutup direksiyonu göstererek oturduğu koltuktan bir daha inmiyor. “Ben Mahir için uğraşıyordum ama Zayn istekli çıktı” diyen Sofuoğlu, büyük oğlunun futbolu çok sevdiğini söylüyor. Dört evladının da henüz çocuk yaşlarda yeteneklerini keşfetmeye çalışıyor ve hem milli sporcuları hem de kendi çocuklarıyla ilgileniyor. Çocukların çok küçük yaşlarda eğitilmesi gerektiğini ve ebeveynlerin onlarla uğraşmak zorunda olduğunu da söylemeden geçmiyor. “Gece gündüz uğraşacaksın çocuklarla. Eşim ve ben çocuklarımıza fazlasıyla vakit ayırmaya çalışıyoruz” diyen Sofuoğlu, çocuk bakıcısı konularında destek almayı sevmediklerini ve evlatlarıyla kendileri ilgilenmek istediklerini de özellikle vurguluyor.  </p>

<p>Zayn’i tam bir yarış pilotu gibi yetiştiriyor. <strong>“Bir yaşından beri direksiyon elinde, gaz ve fren pedalı da ayağında”</strong> diyor. Kullandırmak istediği aracın önce yanına oturarak detaylı eğitimini verdiğini, ondan sonra araç teslim edebildiğini de sözlerine ekleyerek şunları söylüyor, “Zayn’ı eğitmeye başladığımda yarış pilotlarının taktiklerini verdim. Hepimiz otomatik araçlarda gaz ve fren ikilisini sağ ayağımızla kullanırız. Sol ayak genelde hep boş durur. Ben bunu Zayn’a yasakladım. Sol ayak her zaman frende duracak, sağ ayak devamlı gazda. Genelde yarış pilotlarının tarzıdır bu. Çünkü insanlar panik anında fren yerine gaza basarlar. Bunu anlattım. Ve ben bugün ona Ferrari değil dünyanın en güçlü, en hızlı aracını da versem sorun yok. Aracı vermeden önce antrenmanlarını yaptırıyorum. Alt yapısı çok güçlü.”</p>

<p>Bir baba olarak aslında oğlunu eğitirken yaptığı kazalarda yüreğinin hopladığını ancak bütün risklerin hayatın her yerinde olduğunu söylüyor. Motor kullanırken herhangi bir kaza anında yapması gerekenleri de söylediğini belirterek, <strong>“Mesela ‘Eğer ben sana yetişemeyecek kadar uzaksam, sende de bir şey yoksa, kalkabiliyorsan hemen motorun kontağını kapat. Ağlayacaksan sonra ağla. Yoksa motor patlar’ dedim. Gerçekten düştüğünde önce motorun kontağını kapatıp sonra ağlamaya başlıyor”</strong> diyor. Bu konuyla alakalı onunla aynı pistte yarışlar yapan ve eğitimine şahit olan Toprak Razgatlıoğlu da <strong>“Kenan ağabey Zayn’ı eğitirken, o motorla düştüğü zamanlarda eğer kötü düşmediyse yanına gitmiyor. Kendisi kalksın istiyor. Zayn da düşe kalka alıştı artık. Zaten bu şekilde alışıyorsun”</strong> ifadelerini kullanıyor.   </p>

<p>Türkiye motor sporları tarihine damga vuran milli sporcular yetiştiren ve onları farklı kategorilerde marka haline getirmeye çabalayan, sonra da hepsini birbiriyle yarıştırarak ciddi altyapılar oluşturan Sofuoğlu, yine gidilmemiş bir yoldan gitmeyi ve Zayn’ı da Formula1 yarışçısı olarak yetiştirmeyi hedefliyor. Kendisiyle dahi yarışlar yapan, kendisine dereceler koyup kimsenin bile haberi yokken kendisini aşmaya çalışan bir insandan da böyle bir azim beklenirdi zaten. <strong>“Bir sporcuyu motosiklette yetiştirmek buradan evime gitmek gibi bir şey benim için”</strong> diyen Sofuoğlu, “Onları nerelerde yarıştırmam gerektiğini, hangi takımlara götürmem gerektiğini, kimi nerede yarıştıracağımı çok iyi biliyorum. <strong>Ama Formula1 konusunda Türkiye’nin eksiği var. Zayn’ın hevesi devam ederse büyük bir artısı olacak. Antrenman konusunda herkesten avantajlı. Bir buçuk yaşında Gokart arabası kullanmaya başladı. Ondan daha küçük pistlerde büyüyen başka bir çocuk yok. Yeteneği ve isteği varsa Türkiye arkasında olacak”</strong> diye konuşuyor.</p>

<p>“Formula1 bir hayal aslında. Ama <strong>her şey de bir hayalle başlar.</strong> Bu benim kariyerimde de böyleydi. Zayn’a bütün eğitimlerini veriyorum. Motosiklete, Gokart araçlarına bindiriyorum. Sosyal medyadaki kimlik kartını da oluşturuyorum” diyerek sosyal medyanın çok güçlü bir ağ olduğunun altını çiziyor. İşin anahtarı popülarite aslında. Ne kadar tanınır, bilinir durumdaysan, o kadar açılıyor kapılar. Çekirdekten böyle iyi bir eğitimle yetiştirilmiş minik sporcunun elbette tanınır olması yadsınamaz. Zayn’ın sosyal medya kimliğini özellikle oluşturduğunu belirten Sofuoğlu, <strong>“Herkes Zayn’ı tanıyor şampiyonlarda. Onunla MotoCP ve Formula1 yarışlarına gittiğimizde herkes onu tanıyor ve ondan bahsediyor. Çünkü 360 yapabiliyor, diriftler yapıyor. </strong>Zayn’ın videoları dünyanın her yerinden izleniyor. Brezilya, Asya ülkeleri, İtalya, İspanya, Arjantin gibi birçok ülkede bilinir oldu. Eğer bir gün Formula1 hayalimiz olan yere gideceksek, takımlar biraz da buraya bakıyor. Sporcu popülerse sponsorlar ona yatırım yapmak ister. Eğer Allah bana da Zayn’a da müsaade ederse ona 8 yaşında İtalya kapıları açılacak. Ben İtalya’ya hazırlanmış bir çocuk götürmek istiyorum. Formula1, 13 yaşında imzalar atmaya başlıyor sporcularla” diyor.    <br />
<strong>“Ya bir yol bul/ Ya bir yol aç/ Ya da yoldan çekil” </strong>diye bir söz vardı aklıma gelen. Kenan Sofuoğlu da mücadele dolu başarı hikayesinde yollar bulup, kendisinden sonraki milli sporculara ve adaylarına yollar açtı. Açmaya da devam ediyor. Yoldan çekilmek şıkkı yok onun tercih sıralamasında. Ve o yüzden kendisi de tarih yazıyor, sporcuları da… Yazmaya da devam edecekler. Ne diyordu hatırlayalım kendisi, <strong>“Başarıya ulaşan kişiler her gün pes edip, amacına ulaşamayıp ertesi gün tekrar deneyen kişilerdir”…  </strong> </p>

<p>Ve başarıya ulaşanlar aynı zamanda <strong>“karakterli”</strong> kişilerdir bana göre de. Hatta <strong>karakterli olmak başlı başına bir başarıdır.</strong> Çünkü insanları kalbinden tutabilen tek şeydir karakter. İşleri iyi yapmak elbette çok önemli… Ama karakter daha da önemli… Kenan Sofuoğlu ve sporcuları gibi vesselam…</p>
]]></description>
<author>Narin Demirci</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/narin-demirci/egitim-ve-basarida-milli-sampiyonlarin-kaptani-kenan-sofuoglu-modeli/2304/</link>
<pubDate>Mon, 21 Oct 2024 00:44:12 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Başkan Mehmet Akpınar&amp;#39;a en yakın ekibinden itibar suikastı mı var?</title>
<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz günlerde Dulkadiroğlu Belediye Başkanı Mehmet Akpınar ile Heyecan Bahçesinde basın mensupları olarak bir araya geldik. Başkan Akpınar haftanın her Salı günü 5-6 gazeteci meslektaşımız ile bir araya gelerek istişarede bulunuyor. Yine bu toplantıda da göreve geldikleri günden bugüne kadar yaptıkları icraatlarını anlatarak gelecek projelerini anlattı, içerikleri hakkında bilgi verdi.</p>

<p>Tabii geçen hafta kaleme aldığımız “Akkent A.Ş.’de Torpil ve Mobbing Kul Hakkına Girmiyor Mu?” konulu köşe yazısından dolayı aslında şahsıma cevaben "Torpil yok, çalışanlarımıza mobbing uygulamıyoruz" diye konuşsa da maalesef ben Başkan beyin sözlerine katılamayacağım. Zaten niçin katılmadığımı da bir önceki yazımda açık ve net bir şekilde izah etmiştim. Bir sonraki yayınlanacak olan köşe yazımda belediye içerisinde nasıl bir mobbing uygulandığını ve nasıl da bal gibi torpilin döndüğünü açıklayacağım elbette. Ancak bugün Dulkadiroğlu Belediye Başkanı Mehmet Akpınar'ın Ahlaklı Belediyecilik anlayışından bahsedeceğim sizlere. Evet yanlış duymadınız. İroni falan yapmıyorum. Zaten ben bu İstişare Toplantısında başkan beyin konuşmalarından iyi niyetli ve gayretli olduğu izlenimi aldığım için vardığım kanaat şu ki, başkan Akpınar'ın belediye içinde kahyalığa kalkanlardan haberi yok. Bir belediye Başkanının Ahlaklı Belediyecilik anlayışı ile hareket etmesi için sadece kendisinin iyi olması yeterli olmuyor. Ekibinin de aynı fikir ve düşünce ile hareket etmesi gerekir.Fakat Başkan beyin ekibinin, kendisiyle aynı anlayış içerisinde olmadığını, kurum içerisinde kendisinden bihaber çıkarılan fikir ve görüşte olmadığını aynı anlayış içerisinde hareket etmediği kurum içerisindeki çatlak seslerden de anlaşılabilir. Ki Başkanın ekibi içerisinde el altından tanıdık bildiklerini işe alarak Başkan Akpınar'a itibar suikastı yapıldığını çok iyi biliyorum.</p>

<p>Aslında çok eskilere gitmeye gerek yok. Geçmişte buna benzer bir çok olay defalarca yaşandı. Böyle durumlarda tepedeki insana en büyük zararı ekibindeki insanlar verdi. Başkan Akpınar da şayet etrafındaki itibar suikastçılarını temizlemezse ekibindeki bazı insanlar ona da zarar verecekler ve en büyük darbeyi en yakın ekibinden alacak. Makam mevki hırsı, para hırsı, hatta belediye içerisindeki çarpık kadrolaşma ile Başkana en büyük zararı verdiklerinin de farkındalar aslında. Sorun şu ki bunu bildikleri halde hırslarına kurban olmaları...</p>

<p>Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum. Başkan Akpınar’ın basın toplantısındaki konuşmalarından ve tavrından aslında iyi niyetli işler yapmaya çalıştığını anlayabiliyorum. Fakat aynı izlenimi ekibi içerisinde bazı kişiler için söylemek imkansız... Bunun da nedenlerini köşe yazısı dizimizin bir sonraki serisinde yazmaya çalışacağım...</p>

<p><strong>GELECEK KÖŞELER:</strong><br />
<strong>Dulkadiroğlu Belediyesi ve Torpilliler!<br />
Dulkadiroğlu Belediyesi’deki gizli Başkan Kim?<br />
Bertiz Belediyesi!</strong></p>
]]></description>
<author>Zeki Demir</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/zeki-demir/baskan-mehmet-akpinara-en-yakin-ekibinden-itibar-suikasti-mi-var/2303/</link>
<pubDate>Fri, 27 Sep 2024 14:06:58 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Bir cim çıkmaz eğer karnını yarsan, meclise gelir de erkân beğenmez</title>
<description><![CDATA[<p>Mimar Sinan ve onun kalfalık eseri olarak nitelendirilen Süleymaniye Camii ile ilgili şöyle bir rivayetten bahsedilir:</p>

<p>Süleymaniye Camii inşaatının bitimine yakın ya da tamamlandıktan hemen sonra camiinin avlusunda oynayan bir çocuk, minarelerden birinin eğri olduğunu söyler. Çocuk minarenin eğri olduğuna o kadar inanmıştır ki, ustalar ne deseler de çocuğu minarenin doğru olduğuna ikna edemezler. Hatta durumdan rahatsızlık duyan işçilerden bazıları çocuğu azarlarlar. Ağlamaya başlayan çocuğun durumunu gören Mimar Sinan, ona niçin ağladığını sorar. Çocuğun minare hakkındaki <strong>“eğrilik”</strong> iddiasını dinledikten sonra haklı olduğunu söyleyen Sinan, etrafındaki ustaları şaşırtarak, <strong>“Çocuk haklı! Gereken düzeltmeyi yapalım”</strong> der ve ustalara fısıldayarak, onlardan minareyi düzeltiyormuş gibi yapmalarını ister. Sonra da ustalara kalın ve uzun bir ip alarak sözde eğri minarenin tepesine çıkmalarını söyler. Minarenin hangi yöne eğrilmiş olduğunu çocuğa sorduktan sonra işçilerden minareyi güya ters yönde çekmelerini ister. İşçiler minareyi ters yöne çekiyormuş gibi yaptıktan sonra Mimar Sinan çocuğa <strong>“düzeldi mi?”</strong> diye sorar. Ondan <strong>“düzeldi”</strong> yanıtını alınca başını okşar ve gönderir. Etrafındaki ustaların şaşkın bakışlarını görünce durumu izah eden Sinan şöyle konuşur, <strong>“Çocuğu azarlamak yerine onu ikna etmeniz gerekiyordu. Şayet o çocuk buradan ikna olmadan ayrılmış olsaydı, mahalle mahalle Süleymaniye Camii’nin minaresinin eğri olduğunu anlatıp duracaktı. Söylenti sokak sokak bütün şehre yayılacak ve caminin adı ‘Eğri Minareli Camii’ye çıkacaktı. Ve bunu asla değiştiremeyecektik.”</strong></p>

<p>Mimar Sinan’ın ikna yöntemiyle örtüşen bir rivayet olması hasebiyle paylaşmak istedim bu anekdotu. Yapıları inşa etmedeki ustalığı, sosyal hayatındaki yapıcılığıyla da örtüştüğü için. Kıssa birçok yönüyle aslında hisselik. Ancak benim bahsetmek istediğim şey konunun ikna kısmından öte, günlük hayatta etrafımızı çepeçevre sarmış olan iş bilmez güruhun boyundan büyük işlere kendini dahil etmeye, hatta ve hatta biliyormuş gibi yorum yapmaya, karşısındaki insanlara akıl vermeye kalkışmaları. Kıssadaki kişi elbette bir çocuk ancak yaşamımıza dair pek çok dersi içinde barındırıyor. Zira hayatın en çetin kıvrımlarından biridir Sinan’ın yaşadığı bu olay ve benzerleri. Gündelik hayatımızda otobüste, metroda, çarşıda, pazarda, kurumlarda ve dahi her yerde o kadar çok karşımıza çıkıyor ki Sinan’ın ikna etmeye çalıştığı çocuk tiplerinden. Ona “çocuk” deyip geçebiliyorsun fakat çevremizdeki koca bebeklere ne demeli? Hangi birini ikna edeceksin, edebileceksin? Donakalıyorsun karşılarında. Takatin tükeniyor. Hangi iş olursa olsun, işten zerre miktarı anlamayan ama onun hakkında atıp tutan, ahkâm kesmekten bir adım bile geri durmayan insan örnekleriyle dolup taşıyor etrafımız. Laf olsun torba dolsun maksatları. Hayretler içerisinde izliyorsun karşındaki cehalet manzarasını. Oysa <strong>“Bilmediğini bilmek ilme atılmış ilk adımdır”</strong> derdi büyüklerimiz. Özündeki ışığı kaybedip kendi ruhunun dehlizlerinde kaybolan ve henüz kendi kendisini bile bulamayan insanların, karşısındaki insanlarda sürekli kusur aramaları o kadar gülünç ki.</p>

<p>Bir durun Allah aşkına! Üzülerek söylüyorum ki bilmiyorsunuz. İşin kötüsü, bilmediğinizi de bilmiyorsunuz. Kibriniz buna müsaade etmiyor çünkü. Bu neyin kibri onu da anlamak mümkün değil zaten? İnsan her şeyi bilemez ki. Ancak önemli olan bunu kavrayabilmek. İnsani bir durumdur oysa bilememek. Teknik olarak mümkün de değil zaten. İnsan, kendi uzmanlık alanıyla ilgili bile her gün yeni şeyler öğrenirken, o iş konusunda mesaisi bile olmayanların, işin uzmanı gibi atıp tutmaları gerçekten çok tuhaf. Ve bu tuhaf insanlar, hayatın her tarafına serpilmiş durumdalar ne yazık ki. Dört bir yanımızdalar. Böyle tipler için oldukça güzel bir şiir yazmış Aşık Seyrani. Bakın ne diyor üstad mısralarında:</p>

<p><strong>“Ormanda büyüyen adam azgını<br />
Çarşıda, pazarda seyran beğenmez<br />
Medrese kaçkını, softa bozgunu<br />
Selam vermek için insan beğenmez</strong></p>

<p><strong>Âlemi tan eder yanına varsan<br />
Seni yanıltır bir mesele sorsan<br />
Bir cim çıkmaz eğer karnını yarsan<br />
Meclise gelir de erkân beğenmez</strong></p>

<p><strong>Çıkmış yükseğine kaval öttürür<br />
Çoban köpeğine koyun güttürür<br />
Başını baltayla traş ettirir<br />
Gider berbere de dükkân beğenmez</strong></p>

<p><strong>Ey Seyranî doğru söyle her sözü<br />
Aslına sadık ol kaybetme özü<br />
Bir zengine varsa görmemiş kızı<br />
İnci, yakut ister, mercan beğenmez”</strong></p>

<p>Seyranî’nin de dizelerinde bahsettiği gibi <strong>yükseklerden</strong> <strong>kaval öttürerek çoban köpeklerine koyun güttürenler ve karnını yarsan bir cim çıkmayacak olan bu “insan beğenmez zatı muhteremler”</strong>, kendilerini elifba’nın bütün alfabesi zannediyorlar ya, mevzunun en trajikomik tarafı da burası. Dağarcığımdaki hiçbir sözcük bu komediyi izaha yetmiyor maalesef.       </p>

<p>Bunca yıllık gazetecilik meslek hayatımda, başarı hikayelerini dinlediğim, kaleme aldığım insanlarda istisnasız gördüğüm önemli bir nokta vardı. O da, yaptıkları işte ehil olduklarına ya da olacaklarına inandıkları andan itibaren boş teneke sesi çıkaran insanlara kulaklarını tıkamalarıydı. Onları başarıya götüren şey buydu. Gücünü elinden alacak, enerjisini aşağıya çekecek her şeye ve herkese karşı set çekmeleriydi. Aksi halde böyle karmaşık, her kafadan bir değil bin bir sesin çıktığı, pörsümüş, bozulmuş bir çağda, hayatın armonisini duyamaz ki insan. Kuru gürültü içinde boğulur gidersin. Oysa biz o gürültülerden sıyrılıp kendi şarkımızı söylemeliyiz.</p>

<p><strong>Bırakın onlar Sinan örneğinde olduğu gibi minarenize eğri desinler. Siz gürültüye kulak tıkayıp kendi şarkınızı söylemeye devam edin. Ve onları ikna etmeye harcayacağınız zamanla, kendinize bir Süleymaniye daha inşa edin… Ve de başarı hikayenize güzel bir cümle daha ekleyin… Çünkü herkesin Süleymaniyesi kendi hikayesinde gizli…</strong></p>
]]></description>
<author>Narin Demirci</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/narin-demirci/bir-cim-cikmaz-eger-karnini-yarsan-meclise-gelir-de-erk-n-begenmez/2302/</link>
<pubDate>Thu, 26 Sep 2024 15:55:40 +0300</pubDate>
</item><item>
<title>Akkent A.Ş.&amp;#39;de Torpil ve Mobbing Kul Hakkına Girmiyor Mu?</title>
<description><![CDATA[<p>Uzun zamandır köşe yazmıyordum. Malum deprem hepimizi hem maddi hem de manevi olarak derinden etkiledi.</p>

<p>Kolay değil koca şehir yerle bir oldu. Onca insanımız hayatlarını kaybetti. Kalanlarda ayakta kalma mücadelesi veriyor.</p>

<p><strong>“Yabancısı olduk ilin, obanın<br />
Müdür ekmeğini çaldı çobanın<br />
Resmi dairede devlet babanın<br />
İpe un serdiği çağda yaşadık”</strong> diyor memleketimizin şairi Abdurrahim Karakoç. Şimdi diyeceksiniz ki nereden geldi bu şiir aklına? Nasıl gelmesin? Mevzu Akkent A.Ş. olunca insanın aklına ilk gelecek şey bu dizeler diye düşünüyorum. Neden mi?</p>

<p>Şöyle başlayayım konuya. Biliyorsunuz Kahramanmaraş oldukça muhafazakar bir kent. Dolayısıyla AK Parti’ye bir ders vermek isteyen vatandaşın tercihi Dulkadiroğlu’nda Yeniden Refah Partisi’nden yana oldu.</p>

<p>Ancak son zamanlarda Akkent A.Ş., partinin de, Dulkadiroğlu Belediyesi’nin de imajına gölge düşürüyor. Son günlerde Akkent A.Ş. içerisinde torpillerin döndüğü, adaletsizliklerin hüküm sürdüğü ve belediye çalışanlarına mobbing uygulandığı iddiaları dönüp duruyor. Şayet bu iddialar gerçek ise bu demektir ki, Akkent A.Ş. yöneticileri bütün bunları, Dulkadiroğlu Belediye binasına asılan “Rüşvet alan da veren de mel’undur” sözüne rağmen yapıyor.</p>

<p>Şimdi merak ediyorum ben ve <strong>Akkent A.Ş. yetkililerine rüşvet ile torpilin arasındaki farkı sormak istiyorum. Nedir bu fark?</strong></p>

<p><strong>Bana göre ikisi de haksız yere “adamcılık”, “haksız kayırmacılık” ancak size göre başka bir anlamı varsa lütfen açıklar mısınız? </strong></p>

<p>Ben bu şehrin kamuoyu görevi icra eden bir gazetecisi olarak kamuoyu adına bir takım sorular sormak istiyorum kamu adına görev yapan, daha doğrusu yapması gereken Akkent A.Ş. yöneticilerine:</p>

<p><strong>1- Seçilen belediye meclis üyelerinin çocukları, torunları, akrabaları, Başkan Yardımcılarının, Özel Kalem Müdürlerinin, Birim Müdürlerinin kızları ve oğulları hangi birimlere nasıl yerleştirildiler? </strong></p>

<p>Yoksa şair Karakoç’un şiirinin devamında,</p>

<p><strong>“Önümüz çileydi, arkamız cefa<br />
Bir gün semtimize basmadı sefa<br />
Mürşidin, müridin günde beş defa<br />
Günaha girdi çağda yaşadık” </strong></p>

<p>dediği gibi dine yakın bir parti adına seçilen belediye bünyesindeki bir şirket yetkilileri bunları yaparak, belediye binası girişindeki <strong>“Rüşvet alan da veren de mel’undur”</strong> yazısını ıskartaya mı çıkarttı?</p>

<p><strong>2- Belediye çalışanlarına neden mobbing uygulanıyor?</strong></p>

<p>Uygulanmıyor diyecekseniz hemen söyleyeyim. Uygulandığını biliyoruz. O yüzden ben nedenini öğrenmek istiyorum. Yoksa mobbing uygulayıp göndermek istediğiniz kişilerin yerine torpillileri mi düşünüyorsunuz?</p>

<p><strong>3- Bir de mevcut çalışanlara haksız mobbing uygulayarak işten çıkartmaya, yaşı dolanları ise emekli olmaya zorlamanın hangi dini kitapta yazdığını öğrenmek istiyorum. </strong></p>

<p><strong>4- Rüşvet ile torpil arasındaki farkı öğrenmek istediğimi yukarıda dile getirmiştim. Ancak unutulmasın diye listeye de eklemek istedim. Zira bu önemli bir konu insanlık için. </strong></p>

<p><strong>5- Göreve geldiğiniz günden bu yana Akkent A.Ş.’de kaç kişi işe alındı?</strong></p>

<p><strong>6- Göreve geldiğiniz günden bu yana Akkent A.Ş.’de kaç kişinin işine son verildi?</strong></p>

<p><strong>GELECEK KÖŞELER:<br />
 Başkan Mehmet Akpınar'a en yakın ekibinden itibar suikastı mı var?<br />
Dulkadiroğlu Belediyesi ve Torpilliler!</strong><br />
<strong>Dulkadiroğlu Belediyesi’deki gizli Başkan Kim?</strong><br />
<strong>Bertiz Belediyesi!</strong></p>
]]></description>
<author>Zeki Demir</author>
<link>https://www.marasnews.com/yazarlar/zeki-demir/akkent-a-s-de-torpil-ve-mobbing-kul-hakkina-girmiyor-mu/2301/</link>
<pubDate>Fri, 20 Sep 2024 17:59:43 +0300</pubDate>
</item></channel>
</rss>