1277 yılına gelindiğinde Maraş, artık kendi başına huzurlu bir şehir olmaktan çıkmıştı. Burası, Anadolu’nun güney kapısında duran, kuzeyden gelen orduyla güneyden yükselen devletin birbirini ilk yokladığı, ilk tarttığı, ilk tehdit ettiği yerlerden biriydi. Şehir, yıllardır sarsıntı içindeydi. Selçuklu otoritesi zayıflamış, çevredeki Türkmen hareketliliği artmış, 1258’de Kilikya Ermenileri Maraş’ı ele geçirmiş, ardından Moğol nüfuzu bölgeye daha sert biçimde yerleşmişti. Yani Baybars’ın seferi başladığında Maraş zaten yorgun, tedirgin ve siyaseten kırılgan bir coğrafyaydı. Bu savaş, sağlam bir düzenin ortasında patlamamış bilakis çatlamış bir dünyanın üzerine gelmişti.
İşte bu ortamda Memlük Sultanı Baybars, Anadolu’ya doğru yürüdü. Onun gelişi, sıradan bir hükümdarın ilerleyişi gibi algılanmıyordu. Baybars o tarihte yalnızca Mısır ve Suriye’nin sultanı değil, Moğol ilerleyişine karşı ayakta kalabilmiş en sert askeri iradelerden biriydi. Daha önce Moğolları durdurmuş, Haçlı kalelerine darbeler indirmiş, sınır savaşlarını psikolojik üstünlüğe çevirmeyi bilen bir komutandı. Bu yüzden onun kuzeye hareket etmesi, Maraş ve Elbistan hattında yaşayanlar için yalnızca ordu geliyor anlamına gelmiyordu aslında büyük hesaplaşma geliyor demekti.



YORUMLAR